“Ta ki son cümleye gelene kadar.”

Son çevirdiğim romanda uzunca bir paragraf vardı:
 
Sıradan bir olay anlatılıyor. Okuyorsunuz, okuyorsunuz, her şey gayet sıradan ve normal. Ta ki son cümleye gelene kadar. Bu son cümleyi okuyunca çarpılmışa dönüyorsunuz. İnanılmaz bir hüzün kaplıyor içinizi. O son derece sıradan paragraf bir anda son derece üzücü, hatta acıklı bir metne dönüşüyor.
 
İyi yazdığımı veya çevirdiğimi düşündüğüm pasajları anneme okumak isterim. Bu paragrafı da okudum. Özellikle son cümleyi okuduğumda vereceği tepkiyi merak ediyordum. Okudum, okudum. Son cümleyi okuyunca bir de ne göreyim! Annemi; olayları, dünyayı en az benim kadar hüzünle yorumlayan, en az benim kadar kederle karşılayan ve çok seyrek gülen annemi bir kahkaha aldı! Öyle böyle değil, uzun süre kahkahalarla güldü. Yanımdan ayrıldı, diğer odadan hâlâ kahkaha sesleri geliyordu.
 
Başta çok şaşırdım. Çok şaşırdım ama sonra aklıma Kafka’nın anlattığı bir anekdot gelince taşlar yerine oturdu:
 
Kafka, Dönüşüm’ü yazdıktan sonra arkadaşlarına okuduğunu, okurken gülmekten yerlere yattıklarını anlatır.
 
20. yüzyıl edebiyatının belki de en acıklı metinlerinden biri olan Dönüşüm’ü okurken, “Gülmekten karnımız ağrıdı,” der.
 
Böyle küçük deneyimler edebiyatın sihrine dair büyük işaretler sunuyor bize.
 
İyi edebiyatı yaşatan kaynaklar önümüze seriliyor ve vaktiyle, sözün büyüsüne kapılmayı gönüllü olarak seçmiş olduğumuz için içten içe mutlu oluyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir