“Sizi Allah gönderdi.”

Montenegro’dan Türkiye’ye çok önceden söz verdiğim konserleri yapmak için geldim. Bundan 10 gün önce Muğla’ya doğru yola çıktım ve aradan geçen süre içinde biri Bodrum’da, diğeri Muğla’da olmak üzere iki konser verdik. Bunun yanında, Muğla Üniversitesi’nin zeki öğrencileriyle son derece eğlenceli geçen bir söyleşi yaptık.

O taraflara gitmemin asıl sebebi bu konserler ve söyleşiydi, ama giderken kafamda, kimseye açmadığım bir soru daha vardı:

Acaba oralarda, deniz kıyısında bir köyde veya bir sahil kasabasında birkaç aylığına yerleşebileceğim bir yer bulabilir miyim?

Bundan sonra bir yere temelli yerleşmeyi düşünmüyorum. Bunun yerine, en az 1, en fazla 3 ayı kapsayan sürelerle farklı şehirler ve farklı ülkelerde yaşamak istiyorum. Bu süreleri de anlamlı projelerle birleştirme niyetindeyim. Örneğin Mesnevi’yi orijinal dilinde okumak istiyorum. Hatta bunun için ihtiyaç duyduğum bütün materyali temin ettim ve okurken nasıl bir yöntem izleyeceğimi dahi ayrıntılarıyla belirledim. Mesela bu isteğimi İran’da gerçekleştirmek istiyorum. İran’a gidip Mesnevi’yi okumak ve dönmek istiyorum. Montenegro’ya, kitabımın çekirdeğini yazıp döneceğim, diye gitmiştim. Öyle de oldu. İran’dan döndükten sonra da kendime, İran’a gittim ve Mesnevi’yi okudum, diyeceğim, demek istiyorum.

İşte, Muğla’ya giderken de kafamda bu soru vardı:

Acaba oralarda, yazabileceğim bir yer bulur muyum?

Bütün ilçeleriyle Muğla, Türkiye’nin belki de en güzel şehri. Beni orada sonsuz bir misafirperverlikle ağırlayan hocalar da, sağ olsunlar, beni çok güzel yerlere götürdüler. Aynı şekilde, kaldığım Akyaka yöresi de çok güzeldi. Ne var ki bu süre içinde gördüğüm, gezdiğim, kaldığım hiçbir yerde, “İşte burası! Burada yazabilirim.” diyemedim. Evet, çok güzel yerler. Ama ruhumu büyütecek yerler değil. Çok fazla insan var. Çok fazla dükkân var. Çok fazla esnaf var. Fazla turistik.

Ben yürüyerek yaşıyorum ve yürüyerek yazıyorum. İki saat boyunca yürümek ve kendimden başka hiç kimseye rastlamamak istiyorum. Bu yüzden de, ancak bunu mümkün kılan yerlerde yaşamayı seviyorum ve seçiyorum. Fakat, dediğim gibi, Muğla’da geçirdiğim 10 gün boyunca böyle bir yerle karşılaşmamıştım. Bu yüzden de, Muğla’dan biraz boynu bükük ayrılıyordum. Beni havaalanına götürecek aracı beklerken içimde kabaran sıkıntının sebebi bu hayal kırıklığıydı. Akyaka ile Bodrum Havalimanı arası 1 saati aşıyor. Yolda birkaç bir şey karalarım, içimdeki sıkıntıyı belki bu şekilde atarım, diye umuyordum.

Aradığımı bulamamıştım çünkü.

Aradığımı bulamamıştım, ama uzun süredir sık sık yazıp söylediğim bir şeyi de belli ki unutmuştum:

Aradığınız sizi bulur.

Bu sefer de öyle oldu. Aradığım beni buldu. Hem de ne bulmak!

* * *

Otelin girişinde bir adam belirdi. Benim onu seyrettiğimi fark etmeden bir süre etrafına bakındı. Beni görünce seslendi: “Semih Uçar Hocam?” “Evet,” dedim. 40 yaşlarında, güler yüzlü bir adam. Hal hatır sorarak arabaya doğru yürüdük.

Muğla maceram sona ermişti. Şimdi çantalarımı arabaya yükleyecek ve havaalanına doğru yola çıkacaktık. Bu işin artık dönüşü yoktu. Aradığımı bulamamıştım.

Otelin kapısından çıkmak üzereydik ki arabanın önünde, 55-60 yaşlarında, kır saçlı ve yakışıklı bir adamın beklediğini gördüm. Geldiğimizi görünce bize doğru yürüdü, elini uzattı, “Sayın Hocam, hoşgeldiniz!” dedi, son derece kıvrak ve ince bir retorikle, “Eğer müsaade buyurursanız, size havaalanına kadar eşlik etmek istiyorum.” “Estağfurullah,” dedim, “sevinç duyarım.”

Arabaya bindik. Ben arkaya geçtim, 55-60 yaşlarındaki adam öne, şoförün yanına oturdu. Araba hareket edince arkaya döndü, “Hocam,” dedi, eliyle sağ tarafı göstererek, “havaalanına normalde buradan, şehir içinden geçerek gidilir. Fakat ben size Muğla’mızın en güzel yerlerini göstermek istiyorum. Eğer sizin için sakıncası yoksa diğer taraftan gidelim.” Ve yolculuğumuz başladı.

Adamın dedikleri doğru çıktı. Gerçekten de enfes yerlerden geçiyor, bu yerlerin en güzellerinde durup bir şeyler yeyip içiyorduk. Hâlâ kim olduğunu anlayamadığım, yüksek letafet ve söz güzelliğine sahip bu adam da geçtiğimiz yöreleri, dinleyene büyük bir zevk veren tarihi bilgiler, anekdotlar ve halk edebiyatından seçkilerle süsleyerek anlatıyordu. Bir şey söylerken Churchill’den alıntı yaptım, “Hocam daha iyi bilirler,” dedi şoföre dönerek, “Churchill’in bu sözü şu şu tarihli şu şu metinde geçer.” Haklıydı. Önümüzdeki dönemde ne yapacağımı sordu. İran’a gitme isteğimden bahsettim. “Hocam daha iyi bilirler ama,” dedi, “İran’a giderseniz Kum kentine gidin. Şurada şu vardır, siz öyle şeyleri sevmezsiniz. Şurada şöyle bir halk yaşar. Orası size iyi gelmez. O yüzden, siz en iyisi İran’ın Kum kentine gidin.” Yine haklıydı.

Tarihe, edebiyata, müziğe, siyasete şaşırtıcı derecede hâkim, ama aslında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan, bir yandan da bana Muğla şivesini canlı olarak gösteren bu ilginç insanın acaba kim olabileceğini kendi kendime sorarken ilk işaret geldi:

“Hocam,” dedi, aşağıdaki göz alıcı güzellikte, büyükçe bir koyu göstererek, “şurayı görüyor musunuz? Orası, sahibi çıkmazsa, bu fakirindir.”

Biraz ilerledik. İkinci işaret geldi. “Hocam,” dedi, bu sefer yukarıyı, alabildiğine uzanan bir ormanlık alanı gösteriyordu, “şurayı görüyor musunuz? Orası, sahibi çıkmazsa, bu fakirindir.”

Biraz daha ilerledik, “Hocam,” dedi, “ben çalışmıyorum. Sadece yaşıyorum ve kendimi üzmemeye çalışıyorum.” “Ne güzel,” dedim, bunun üzerine, “bu, hayattaki en zor iştir. Ben de hayatımı hiç çalışmayacağım şekilde kurmaya çalışıyorum ve hayattaki en büyük hedefim de kendimi üzmemek. Her günüm bu iki ideale bir taş daha eklemekle geçiyor.”

Gerçekten de öyle. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim çünkü. Hiçbirimiz bunun için gelmedik. Ben dünyaya, sevdiğim işleri yapmak için geldim ve sadece bu yüzden yaşıyorum. Beni yakından tanıyanlar, “Yahu hiç durmadan çalışıyorsun, bu nasıl laf şimdi!” diyecekler. Haksız da değiller. Her gün ama her gün ciddi bir zaman ayırmak zorunda olduğum dört farklı mesleğim var. Ama hiçbir zaman çalışmıyorum. Sevdiğim yemeği yer gibi, sevdiğim kadını seyreder gibi, sevdiğim işleri yapıyorum.

Çalışmakla, insanın sevdiği işleri yapması arasında büyük bir fark vardır. Çalışan insanın sırtında, yapmak zorunda olduğu yükümlülükleri olur. Bense bütün yükümlülükleri, zorunlulukları reddediyorum. Ancak kendi içimden yükselen zorunluluklara boyun eğiyorum:

Bir dili bir kere çok sevmişsem eğer, artık geri dönüşü olmuyor ve o dile her gün çalışmak zorunda kalıyorum.

Bir kitaba bir kere bağlanmışsam, onu çevirmek bir yükümlülük halini alıyor. Bilerek, isteyerek boyun eğdiğim bir yükümlülük.

Yazmaya tutkuyla bağlıyım. O yüzden, her Allah’ın günü aynı saatte yazmak zorunda kalıyorum. Eğer yazamazsam elim ayağım birbirine dolanıyor.

Ancak istediğim yerlerde konser veriyor, sadece, sevdiğim insanlarla çalıyorum.

Kendi içimden yükselen, kendi ellerimle sırtıma yüklediğim görevler bunlar. O yüzden ne yakındığım oluyor ne söylendiğim. İnsan sevdiği çiçeği kokladığı için yakınır mı? Hayatımı çalışmak değil, sevdiğim işleri yapmak üzerine kurduğum için de her günüm doyum dolu bir tatil havasında geçiyor.

Havaalanına varmamıza bir 15 dakika kalmıştı ki 55-60 yaşlarındaki adam şoföre işaret verdi ve çok büyük bir restoranın otoparkına girdik. Arabadan indik. Bir masaya oturduk. Etrafıma bakındım. Karşımızdaki denize, deniz kenarında kilometrelerce uzanan ve tek bir insanın dahi görülmediği yürüyüş yoluna, çevredeki tek tük evlere baktım ve o an anladım:

Burasıydı.

10 gündür aradığım yer tam da burasıydı. Birkaç ay yaşayabileceğim yer tam da burasıydı.

“Hocam,” dedi, etrafa şaşkınlıkla bakındığımı gören 55-60 yaşlarındaki adam, “şu evleri görüyor musunuz?” Cebinden birkaç anahtar çıkardı. Masaya koydu. Önüme doğru itti. “Bu evler, sahibi çıkmazsa, bu fakirindir ve boş durur. Ne zaman isterseniz gelin ve istediğiniz kadar kalın.”

Birkaç ay oralara yerleşmek gibi bir düşüncem olduğunu, ama umduğumu bulamadığımı, bu yüzden de Muğla’dan buruk bir şekilde ayrıldığımı ancak o zaman söyledim ve ekledim:

“Sizi Allah gönderdi. Her şeyde bir hikmet var.”

“Elbette Hocam,” dedi, “her şeyde bir hikmet var.”

Ben bu etkileyici olayın etkisiyle biraz sessizleşince 55-60 yaşlarındaki adam, havaalanında vedalaşmadan önceki son sözlerini söyledi:

“Eğer gelirseniz,” dedi, “bu fakirin 10.000 kitaplık bir kütüphanesi var. İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz.”

Artık bunun üstüne ne söylenebilir?

30 yıl sonraki ben karşımda duruyordu.

Hiçbir şey söylemeyip içimden tekrarladım sadece:

“Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var,
Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir