Neden Kendimizi Özel Hissetmek Zorunda Olduğumuz Üzerine

Birine, sen bu işi yapamazsın, dersek mi kızar, karşı çıkar bize, yoksa, yaparsın, deyince mi?

Birine, sen sıradan, herhangi birisin, deyince mi kızar bize, yoksa, sen özel birisin, değerlisin, deyince mi?

Bu soruları biri bana, insanlara dair hiçbir bilgi ve tecrübemin olmadığı bir zaman, örneğin çocukluğumda sormuş olsaydı hiç düşünmeden, tabii ki, yapamazsın, deyince karşı çıkar bize, derdim. Tabii ki, sen sıradansın, herhangi birisin, deyince kızar bize.

Şimdi ise tam tersini söylüyorum.

Geçen yıllar içinde işim gereği yüzlerce insanla konuştum. Yüzlerce insanın derinlerine indim. Bu deneyimim sonucunda bu soruya artık farklı bir cevap veriyorum.

Artık, insanlar değersiz olduklarını değil, değerli olduklarını duyunca kızıyorlar, tedirgin oluyorlar, diyorum. Sıradan olduklarını değil, özel olduklarını duymaya katlanamıyorlar, diyorum.

Birisi, yapamazsın, dediğinde işittikleri şeyi hiç sorgulamadan kabulleniyorlar, yaparsın, deyince ise kızıyorlar, huzursuzlanıyorlar, diyorum. Böyle söyleyince tuhaf geliyor, biliyorum. İnsana dair kafamızdaki ideal resme uymuyor bu söylediklerim, farkındayım. Ama gerçek, bu.

Şimdiye dek konuştuğum insanların içinde özel olduğuna inanana ve bunu dile getirene hemen hemen hiç rastlamadım. Her insan gibi özel olduğuna hiç şüphe duymadan inanıp bu düşünceyle heyecanlanan birine hemen hemen hiç rastlamadım. Özel olduğunu düşünmeyi ve bunu dile getirmeyi geçtim, hiç gereği olmadığı halde kendi kendini yerin dibine sokmayana, karşımda kendi kendini yıkıp geçmeyene hemen hemen hiç rastlamadım.

Bu söylediğim yanlış anlaşılmasın. Nefslerini öldürmek için durmadan kendilerini aşağılayan dervişlerden değil bu insanlar. Hiçbiri bunu ruhani bir olgunlukla, kendinden geçme gibi bir tasavvufî ideal uğruna yapmıyor. Hepsi senin benim gibi egolarında boğulan, her sözlerinde, her hareketlerinde ego sorunları ortaya serilen insanlar. Durum böyleyken, hiçbirinin özel olduğuna katlanamaması ve insanı hayrete düşüren bir doğallıkla kendilerini durmadan yerin dibine sokup çıkarmaları tuhaf geliyor, değil mi? Her düşüncesi, her sözü, her hareketi egosuna saplanıp kaldığını ele veren bir insanın, aksine, kendini olduğundan fazla göstermesini, durmadan kendini övmesini, kendini diğer herkesten üstün görmesini bekleriz çünkü. Sadece kibirli tavırlarıyla göze batan insanları görünce aklımıza ego problemleri gelir çünkü. Kendini umursamayan, kendini özel bulmayan, kendini özel bulduğu için de hayatını özel birine yakışır şekilde kurmayan insanları ise ancak överiz. Ne güzel, kendini beğenmiş biri değil, diye düşünürüz böylelerini görünce. Yerinin bilincinde. Kendini biliyor. Oysa tıpkı kibir gibi kendi değerinin farkında olmama da büyük bir özbilinç sorunudur ve bu sorunun sonuçları çoğu zaman kibirden bile yıkıcı olur.

Konuştuklarım içinde kimileri özel oldukları fikrine hemen, duydukları an karşı çıkıyorlar. Kimileri ise önce karşı çıkmıyor. Evet ya, diyorlar başta heyecan içinde, aslında olabilir. Gerçekten mi? Öyle mi düşünüyorsunuz? Özel biri olduğumu mu düşünüyorsunuz? Hımm, olabilir aslında niye olmasın, diye diye düşüncelere dalıyorlar. Fakat sonra içlerinde ne olup bitiyor, bilmiyorum, belli ki bu fikre katlanamadıklarını anlıyorlar. İçlerini öteden beri kaplamış o güçlü ses bu yeni sese, bu yeni düşünceye, özel biri oldukları düşüncesine karşı çıkıyor. İstemiyorum onu burada, diyor. Sana uygun değil o düşünce, diyor. Senin toprağında o tohum yeşermez, çıkar at onu hemen içinden, diyor. Ne gereği var, başına dert mi alacaksın, rahatını mı kaçıracaksın, diyor. Onlar da bu sese boyun eğiyor, birkaç gün bu başta hoşlarına giden yeni düşünceyi içlerine alıp almama arasında gidip geldikten sonra, ben yapamayacağım, diyorlar sonunda. Ben özel biri değilim. Bende ne gördünüz, bilmiyorum ama yanılıyorsunuz. Ben de işte herkes gibiyim, diyorlar. Pes ediyorlar. Tekrar eski düzenlerine dönüyorlar ve onlara her şeyi çok gören, ne zaman bir şey isteseler, kalplerinden ne zaman özel, çevrelerinde kimsenin yapamadığı bir şey geçirseler, kendine gel, sen kimsin ki bunu yapacaksın, diyen bir gücün hâkim olduğu o eski düzenlerine döndükleri için rahat bir nefes alıyorlar.

Neden mi böyle yapıyorlar? Bu sorunun çok basit bir cevabı var:

Çünkü korkuyorlar.

Ne yenilgi korkusu, ne reddedilme korkusu, ne de başka bir şey. İnsanın en büyük korkusu, diyor büyük yazar Steven Pressfield, sandığından daha fazlası olduğunu keşfetme korkusudur. İnsan en çok kendisinin, anne babasının, çocuklarının, öğretmenlerinin, çevresinin düşündüğünden daha değerli, daha özel olduğunu keşfetmekten korkar.

İnsan, düşündüğünden daha fazlası olduğunu keşfetmekten korkar, çünkü düzeni bozulsun istemez. Herhangi biri olduğumuza inanmamız belki biraz canımızı acıtır. Ama öte yandan da son derece rahattır. Başka ne yapayım ki? Yapacağımı yapmışım, yapıyorum işte. Benim gibi birisi de bu kadar yapabilir, der özel olduğunu reddeden insan ve her tarafını sarmış vasatlıklar ve sıradanlıklar denizine kendini bırakır. Hayatı boyunca ılık sularda gezinir durur.

Birinin karşınıza dikilip, sen özel birisin, demesi, bundan da öte, size özel olduğunuzu hissettirmesi bu yüzden de son derece tehlikelidir. Çünkü bu hisse direnç göstermeyip içinizde yeşermesine bir izin verdiniz mi artık buna yakışır bir biçimde yaşamanız, buna lâyık bir hayat kurmanız gerekir.

Ilık sulardan çıkmanız, kendinizi her geçen gün daha soğuk sulara atmanız gerekir.

Bu kadar alıştığınız sıradanlık ve vasatlıkla vedalaşmanız, günlük yaşamın sınırlarını bir daha dönmemek üzere terk etmeniz gerekir.

Fakat kolay bir şey değil bu. Kolay olmadığı için de rahatımız uğruna mutsuzluğu göze alıyor, isteklerimizin, hayallerimizin üzerini neredeyse bir ayıp gibi örtüyor, bize kendimizi, asıl varlığımızı, içimizin derinlerindeki asıl bizi, o özel kişiyi hatırlatan biriyle karşılaşınca da ona, bize göstere göstere kötülük yapanlara dahi göstermediğimiz bir direnç gösteriyor, oradan hemen kaçmak, kaçmak ve kaçmak istiyoruz.

Kolay bir şey değil bu. Biliyorum. Alıştığımız o ılık sulardan bir daha hiç girmemek üzere çıkmak zor. Hem de çok zor. Ama bana kalırsa, öldüğümüz güne kadar vasata mâruz kalmak ve vasatlığın bizzat bir parçası olmak bundan çok daha zor. Evet, yaşamak zor. Ama sıradan biri gibi yaşamak daha da zor.

Kafka’yı hep ezik, sessiz, güçsüz bir insan gibi hayal ederiz. Dışarıdan bakıldığında gerçekten öyleydi belki de. Ama yakın arkadaşları Kafka’nın en baştan beri özel, seçilmiş biri olduğuna inandığını, seçilmişlik bilinciyle donandığını anlatıyorlar.

Seçilmiş, özel biri olduğuna inanıyordu Kafka, ama 40 yaşında Avusturya’daki Hoffmann Sanatoryumu’nda ölene dek hayatını seçilmiş, özel birine yakışacak gibi kuramadı.  Mektuplarında ve günlüklerinde karşımıza çıkan o acınası haldeki insan da bu çelişkinin bir sonucudur. Thomas Mann’ın deyişiyle bu “korku ve utanç edebiyatı” Kafka’nın içindeki ve dışındaki dünya arasındaki uçurumun bir sonucudur.

Kendine, içindeki o özel hisse yakışır bir hayat kurabilmek, yazabilmek, sadece yazabilmek için sürekli didinip durdu Kafka. Ama ruhsal ve bedensel sağlığı buna izin vermedi. Kendine bir türlü içindeki o hissin yeşermesini sağlayacak bir düzen kuramadı. Bu yüzden de kendini yiyip bitirdi. Fakat yine de, bütün dünya birleşip, sen yapamazsın, demiş olmasına, ruhu, bedeni ona her gün ama her gün içindeki hisse yakışacak bir eser yaratamayacağını hatırlatmasına rağmen çok az da olsa güçlü bir eser ortaya koymayı başardı Kafka. Bunun tek sebebi, özel, seçilmiş bir insan olduğuna dair inancını hiç yitirmemesiydi. Onun için Kafka olmak zordu, çok zordu. Ama Kafka olmamak çok daha zordu.

Özel işler yapmak için özel olduğumuza inanmamız gerekiyor. Rahata düşkünlüğümüzü, tembelliğimizi Nietzsche’nin deyişiyle “tevazu gösterişleri” ile maskelemeyi bırakıp özel olduğumuzu, seçilmiş olduğumuzu bir an olsun şüpheye düşmeden kabul etmemiz gerekiyor.

Kibirle kendini özel hissetmeyi karıştıranlar var. Hatta bu ikisini birbirine karıştırmayanı görmedim desem daha doğru olur. Oysa hiçbir şey birbirine bu ikisi kadar uzak olamaz. Kibir de bir özbilinç eksikliğidir. İnsanın kendini bilmemesi, kendine uzak düşmesi ve kendini başkalarının üzerinde görmesidir. Yani kibir ancak gözü başkalarında olan insanı zehirleyebilir. Ancak kendini başkalarıyla kıyaslayan kibirli olabilir. Kibirli insan gözlerini dışarıya çevirmiştir. İçine bakamaz o. İçini göremez. Oysa kendini özel hisseden ve hayatını bu hisse göre kuran insan tümüyle kendine, kendi içine dönmüştür. Kibirli insan başkalarıyla her gün girdiği yarışta güçsüz düşer, tükenir, kuruyup giderken, kendini özel hisseden, kendi değerini görebilen insan her gün kendi içine yürür. İçinin yollarında yürüdükçe güçlenir, yürüdükçe büyür.

Peygamberler, seçilmişlik bilincine sahip insanlardır. Seçilmiş insanlardır. Ama bu, onları kibirli yapmaz.

Aksine, içlerini öylesine sarsılmaz bir seçilmişlik inancıyla doldurmuşlardır ki kendilerini başkalarıyla kıyaslamak bir an olsun akıllarına gelmemiştir.

Seçilmiş olduklarına öylesine inanmışlardır ki Tanrı’nın onları seçmemesi imkânsız hâle gelmiştir.

Hayatım, insanları ne kadar özel olduklarına, başkalarında bakıp özendikleri bütün işleri aslında onların da yapabileceğine inandırmaya çalışmakla geçiyor. Benim onlarda gördüğümü kendileri de görebilseydi eğer, cenneti bu dünyada yaşardık.

 

Kafka mektuplar çevirilerimi okumak için: http://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/search&filter_name=Semih%20U%C3%A7ar%20Kafka)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir