Kötü Söz ve Hareketler Sayesinde Güçlenmeyi Öğrenmek

http://rockingchairproject.org/wp-json/oembed/1.0/embed?url=http://rockingchairproject.org/students-tie-knots-for-newborns-to-support-rcp/ Bir insanın başarımızı engellemesi için kötü bir insan olması gerekmiyor. Aksine, çok iyi, çok iyi niyetli bir insan da üzerimizde başarılı olmamızı engelleyecek bir etki yapabilir.

http://thehermitclub.org/event/bus-trip-to-gervasi-vineyard-winery/ Bir insanın başarılı olmamızı önlemek amacıyla bir şey yapması gerekmiyor. Aksine, başarılı olmamız için bir şeyler söyleyip yaparak da sebat gücümüzü kırabilir, başarımızı engelleyebilir.

click Bir insanın başarılı olmamızı engellemek için bizden nefret etmesi gerekmiyor. Aksine, bizi dünya üzerinde en çok seven insan da başarı ve mutluluğumuzun önündeki en büyük engel olabilir.

Hepsinden de ötesi, bir insanın başarımıza ket vurmak için bir şey söylemesi, somut bir şey yapması da gerekmiyor. Çevremizdeki, hayatımızdaki bir insan ortaya koyduğu örnekle de başarımızı sekteye uğratabilir.

Zaten çoğunlukla böyle olur. Başarı ve mutluluğumuzun katilleri bize çoğunlukla kötü sözlerle yaklaşmazlar. Bu da onları tanımamızı, tanıyıp önlem almamızı daha da zorlaştırır.

Çünkü birisi bize göstere göstere kötü sözlerle yaklaşsaydı neler olup bittiğini hemen anlar, ona göre bir tavır alırdık.

Ama çoğunlukla böyle olmaz.

İnsanlar karşınıza dikilip, ben bu işi başarmanı istemiyorum, demezler. “Senin ne kadar başarılı olmanı istediğimi biliyorsun ama…” derler ve istediğinizi yapamamanızı sağlayacak o yıkıcı cümleyi söylerler.

Yapamazsın, demezler. “İstersen her istediğini yapabileceğini biliyorum ama…” derler ve en tatlı sözlerle hayalinize giden yola aşılmaz engeller örerler.

En kötüsü de, amaan, derler, başarılı olsan da ölceen, olmasan da ölceeen. Kendini yorsan nolcak sanki? Yaparsın yaparsın da, derler, yapsan nolcak sanki?

Bu yüzden, etrafımızdaki insanları iyi seçmek daha da güçleşiyor. Jim Rohn’un meşhur, “En çok zaman geçirdiğin beş kişinin ortalamasısın,” sözünü kendi hayatımızda gerçekleştirmek bu yüzden daha da zorlaşıyor.

Diyelim ki baban, başarının önündeki en büyük engel. Seni çok seviyor, sen de onu çok seviyorsun. Ama sana çocukluğundan beri farkında olmadan en büyük kötülükleri yapıyor.

Kendi hayatında, isteyip uzun yıllar emek vererek başardığı ve bu şekilde sana örnek olabileceği hiçbir şey yapmamış. Sana başarıya dair doğrudan veya dolaylı olarak öğrettiği, öğretebileceği hiçbir şey yok.

Bundan da kötüsü, senin güya iyiliğini isterken bir insanın başka bir insana yapabileceği en kötü şeyleri yapıyor. Mesela ne zaman bir işe atılsan önüne çıkan ilk engelde, amaaan, bu kadar zorlanıyorsan tatlı canını üzme kızım/oğlum, bırak o işi, sana iş mi yok, diyor. Hem iş olmazsa ne olur, birlikte otururuz, senden kıymetli mi, diyor. Bunu sen çocukken de yapıyordu, büyüdün, hâlâ yapıyor.

Okul dışında bir derse, bir kursa, yüzmeye, satranca, folklore, piyanoya vs. başlayıp da zor gelmeye başlayınca mızmızlandığın zaman, kıyamam ben kızıma/oğluma, diyor seni kurstan alıyordu. Büyüdün, yine aynısını yapıyor. Sen de o zamandan beri alıştın buna. Ne zaman biraz rahatın kaçsa hemen babana, o konforlu bölgeye koşuyorsun. Bire bin katıyor, ağlanıyor sızlanıyor, babandan istediğini alana, bırak o kursu/o işi, senden kıymetli mi, sözünü duyana kadar çırpınıp duruyorsun. Sonra ne mi oluyor? Yine başladığın bir işi yarıda bırakıyor, kendine ve hayata duyduğun güvene, inanca bir kere daha güçlü bir darbe indiriyorsun.

Baban böyle ve sen de bu durumun, sana kötülük yaptığının da gayet bilincindesin. Peki, ne yapacaksın? Babanı hayatından mı çıkaracaksın? Jim Rohn, “En çok zaman geçirdiğin beş kişinin ortalamasısın,” dedi diye seni herkesten çok seven ve senin de herkesten çok sevdiğin insanla arandaki bağı mı koparıp atacaksın? Diyelim ki birini, bir adamı, bir kadını çok seviyorsun ama yapmak istediğin şey konusunda sana güvenmediğini hissediyorsun. Belki de bunu sana açık açık söylüyor da. O zaman ne yapacaksın? Bu konuda sana deneyimli bir mentor gibi davranmıyor, ihtiyacın olan şeyleri söylemiyor, söyleyemiyor diye o çok sevdiğin insandan mı ayrılacaksın?

Elbette, bir insan istediğimiz her şeye köstek oluyorsa, ne yapsak önümüze dikiliyorsa onu hayatımızdan çıkarmamız kaçınılmaz hale gelir. Jim Rohn haklı. Gerçekten de hayat yolculuğumuzda en çok dikkat etmemiz gereken şey, hayatımıza aldığımız veya iletişime geçtiğimiz insanları iyi belirlemektir.

Fakat bunu her zaman yapamayız. Bizi çok seven, sadece iyiliğimizi isteyen bir insana, insan psikolojisine dair hiçbir fikri yok diye tekme atamayız. Hayatımızda sadece, başarılı olmamıza katkı sağlayacak insanları tutamayız.

Peki, o zaman ne yapacağız? Jim Rohn’un bilgece sözünden yola çıkıp etrafımızdaki insanları iyi seçmek elimizden gelmiyorsa, böyle bir imkânımız yoksa ne yapacağız?

Etrafımızdaki insanlarla güçlenmeyi öğreneceğiz.

Etrafımızdaki insanlara rağmen güçlenmeyi öğreneceğiz.

En güzeli de, etrafımızdaki insanların dışarıdan bakıldığında kötü görünen söz ve hareketleri SAYESİNDE güçlenmeyi öğreneceğiz.

Etrafımızdaki insanların söz ve hareketlerini içimizdeki başarma ateşine yakıt olarak kullanmayı öğreneceğiz.

Onlar ne kadar, yapamazsın, derlerse, yapacağımızdan o kadar emin olacağımız bir düşünce yapısına sahip olmayı öğreneceğiz.

Birisi bize ne kadar yapamayacağımızı hissettirirse içimizdeki, yapabilirim, hissini o kadar güçlendirmeyi öğreneceğiz.

Örneğin ben bir işe başladığım zaman birinin çıkıp, yapamazsın, demesini isterim. Çünkü birisi bana, yapamazsın, derse o işi yapamamam imkânsız hale gelir. Başladığım işi o âna kadar yalnızca kendim için yapmak istiyorken, yapamazsın, sözünü duyduğum anda başarmak için bir sebebim, hem de çok güçlü bir sebebim daha olmuştur artık. Artık o işi sadece kendim için değil, aynı zamanda bir başkasına, başkalarına, dünyaya kendimi ispat etmek için de yapar hale gelirim.

Bunu söyleyince aklımda iki soru beliriyor:

  1. Böyle bir şey her zaman mümkün mü ve herkes bu düşünce yapısını kazanabilir mi?
  2. Bu düşünce yapısı, yani başkalarının bize bilerek veya bilmeden yaptıkları kötülüklerden kendimiz için iyilikler çıkarmamızı sağlayan düşünce yapısı bize uzun vadede başarı ve mutluluk getirir mi?

Birinci sorunun cevabı: Böyle bir şey her zaman mümkün ve herkes bu düşünce yapısını kazanabilir. Bana kalırsa, kazanmalı da. Bana göre, herkes bu düşünce yapısına sahip olmak zorunda.

İkinci sorunun cevabı: Tam da bu düşünce yapısı bize uzun vadede mutluluk ve başarı getirir. Başarı ve mutluluğun anahtarı tam da bu düşünce yapısında saklıdır. Nedenini hemen anlatayım:

Dünyanın “Tiger Mother (Kaplan Anne)” kitabıyla tanıdığı, Yale Üniversitesi hukuk profesörü Amy Chua, kendisi gibi Yale’de hukuk profesörü olan kocası Jed Rubenfeld’le birlikte yazdığı harikulade kitabı “The Triple Package: How Three Unlikely Traits Explain the Rise and Fall of Cultural Groups in America (Üç Alışılmadık Özelliğin Amerika’daki Kültürel Grupların Düşüş ve Yükselişini Nasıl Açıkladığı Üzerine)”de ABD’de yaşayan kimi azınlıkların, özellikle de Çinli, Yahudi, İranlı göçmen ailelerin çocuklarının neden beyaz Anglosakson ailelerin çocuklarından ve diğer azınlıklardan daha başarılı olduklarını, örneğin Nijeryalı göçmenlerin neden büyük akademik başarılar elde ettiklerini araştırmış. Ve iki profesör oldukça kalabalık bir araştırma ekibinin yardımıyla yaptıkları araştırmalar sonucunda üç karakter özelliğinin bu azınlık gruplarını diğerlerinden ayırdığını tespit etmiş. Chua ve Rubenfeld’e göre başarı getiren üç özellik şunlar:

Profesörler bu özelliklerden birincisine “üstünlük hissi” adını veriyorlar. Yani özel olduğunuzu ve sizi başkalarından ayıran özelliklere sahip olduğunuzu düşünmek başarıya giden yolun ilk ayağını oluşturuyor.

İkinci özellik ise bunun tam tersi: Yetersizlik hissi bu. Kendinizin veya ortaya koyduğunuz işin yetersiz olduğunu düşünüp güvensizlik duymanız da başarı yolunda itici güç niteliği taşıyan bir diğer özellik.

Üçüncü karakter özelliğine ise “dürtü kontrolü” adını veriyorlar. İç disiplin bu kategoriye giriyor örneğin. Ayn şekilde, otokontrol de. Kısacası duyularımızın ayartılarına kapılmama becerisi demek bu, dinsel terminolojide konuşursak, nefse hâkim olmak demek.

Bu noktada şu çok önemli konunun altını çizmem gerek: Bu özelliklerden sadece birine sahip olmak bir anlam ifade etmiyor. Örneğin sadece “üstünlük hissi”ne sahipseniz, müthişim, harikayım, diye ortalarda aptal aptal dolaşır veya sizin köyünüzden, şehrinizden, ülkenizden, milletinizden olmayan insanların sizden aşağılık olduğunu düşünür, onları ezmeye çalışırsınız. Ayrıca, bu özelliklerden sadece birine, yani sadece üstünlük hissine sahip olmanız sizi başarıya götürmez, aksine, tembelliğe iter. Ben zaten her halimle süperim, diye diye sefalet içinde ölürsünüz. Bu özelliklerden birine sahip olmak başarı getirmiyor. Başarılı insanlarda ve gruplarda bu üç özellik bir arada bulunuyor. Ancak bu özelliklerin üçüne birden sahip olanlar başarı yakalayabiliyor.

Bunu söyleyince insanın aklına hemen, bir insan hem özel ve diğerlerinden üstün hem de yetersiz olduğuna nasıl inanabilir, sorusu geliyor, biliyorum. Şimdi onu anlatacağım:

Aklın yolu birdir, “üstünlük hissi”nin önemine birkaç yazımda ben de değindim. Son olarak da, “En Büyük Düşmanların” yazımda tümüyle bu konu üzerine düşündüm. “Dürtü kontrolü”
meselesine ise “Seksten Daha Enteresan Bir Şey Keşfetmek” ve “Bana en büyük hazzını söyle…” yazılarımda eğilmiştim. Bu yazıları yazarken aklımda Amy Chua ve Jed Rubenfeld’in güzel kitapları yoktu. Fakat bugün bu yazıyı yazarken aklıma hemen bu kitap ve özellikle de kitapta sergilenen üç özelliğin ikincisi, yani yetersizlik hissi geldi. Neden mi?

Biraz önce, bir işe başladığımda birisi çıkıp bana, yapamazsın, derse o işi yapamamam imkânsız hale gelir, demiştim ya hani, işte, birisi bana, yapamazsın, dediğinde veya bunu bana hissettirdiğinde bütün taşlar yerine oturuyor ve başarının anahtarı üç özellik bir araya geliyor.

O âna kadar, birisi bana, yapamazsın, diyene, içime, acaba yapamam mı, şüphesi sokana kadar özel olduğuma, hatta diğerlerinden üstün olduğuma inanıyordum. (Mutlu ve başarılı olmak isteyen herkese de buna hiç şüpheye düşmeden inanmaya çalışmasını tavsiye ediyorum.) Bunun yanında, iç disiplinim de var. Çocukluğumdan beri hep bir hedef, Kleist’a atıfla bir “yaşam planı” doğrultusunda yaşadığım için artık nefsime de hâkim olabiliyorum. (Elbette nefse hâkimiyet konusunda bir son nokta yok. İnsan nefsiyle her gün savaş veriyor. Başarı ve mutluluk yolunda onu sekteye uğratmak isteyen uyaranlarla her gün yeni baştan savaşıyor.) Bu demek oluyor ki Chua ve Rubenfeld’in, başarının anahtarı olarak gördükleri üç özellikten ikisine sahibim. Ama bir tanesi eksikti: yetersizlik hissi, acaba yapamam mı, şüphesi.

İşte, birisi bana, yapamazsın, dediğinde içimde bu his canlanıyor. Bundan da güzeli ve önemlisi, içimde canlanan bu his, “üstünlük hissi” ve “dürtü kontrolü” özellikleriyle birleşiyor. Ve üçü birleştiği zaman da içimde inanılmaz bir sebat gücü oluşuyor. E bu saatten sonra istediğinizi başaramamanız mümkün değildir artık. Hatta, “Mutluluk Sebat Etmektir” başlıkla yazımın sonunda anlattığım hikâyenin de gösterdiği gibi, eğer büyük bir sebat gücünüz varsa baştaki isteğinizden daha da fazlasını başarırsınız.

“İmpuls kontrolü”, yani nefse hâkim olma bir yana ama “üstünlük hissi” ve yetersizlik hissi gibi birbirine son derece zıt iki özellik kafamızda nasıl birleşebiliyor, biliyor musunuz?

Üstünlük hissine sahip olduğunuz için dünyanın da sizi bu şekilde görmesini, başkalarının da sizi bu şekilde kabul etmesini istiyorsunuz. Kendinizi özel bulduğunuz için başkalarının da size buna yakışır bir şekilde davranmalarını bekliyorsunuz. Kendinize saygı duyduğunuz için insanlardan da saygı görmek istiyorsunuz.

Fakat çoğunlukla beklediğiniz gibi olmuyor. Siz sahip olduğunuz üstünlük hissinin gereği, istediğiniz bir şeyi yapabileceğinizden kuşku duymazken birisi çıkıp, yapamazsın, diyor ve içinize yetersizlik hissini ekiyor. Veya size olan inançsızlığını hareketleriyle gösteriyor. Doğrudan size bir şey yapılmasına da gerek yok. Gözünüzün önünde bir başkasına özel bir ilgi gösterilmesi de, birinin, birilerinin sizi görmezden gelip bir başkasına, başkalarına saygı göstermesi, değer vermesi de içinizdeki yetersizlik hissini körükleyebiliyor.

Sonunda, kafanızdaki kendinize dair hisle (üstünlük hissi), dünyanın size yaklaşım biçimi örtüşmeyince (yetersizlik hissi) içinizde bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışmanın etkisiyle başta bir allak bullak oluyorsunuz. Allak bullak oluyorsunuz ama çok geçmeden de ışığı görüyorsunuz.

Eski Türk filmlerinde “şeherli züppeler” tarafından aşağılanan köylü kahramanımızın yumruğunu masaya vurup, “Şimdi size gösterecem!” dediği andır bu.

Kadir İnanır’ın canlandırdığı, saçı sakalı birbirine karışmış halde kendini bilime adamış dâhi bilim adamımızın, başkalarından beklediği saygıyı göremeyince, “Yeter uleeen!” diyip üzerinden beyaz önlüğünü attığı ve “Yetenekli Mr. Ripley” ayarında birine dönüştüğü andır bu.

Birbirine zıt gibi görünen iki hissin, üstünlük hissi ile yetersizlik hissinin birleştiği andır bu.

2. sorumuza bir de bu bilgiler ışığında cevap verelim:

2. Bu düşünce yapısı, yani başkalarının bize bilerek veya bilmeden yaptıkları kötülüklerden kendimiz için iyilikler çıkarmamızı sağlayan düşünce yapısı bize uzun vadede başarı ve mutluluk getirir mi?

Amy Chua ve Jed Rubenfeld’in göz alıcı araştırması da gösteriyor ki, başarı ve mutluluğun anahtarı tam da bu anlayışta, başkalarının kötü söz ve hareketlerinden kendimiz için iyilikler çıkarmamızı söyleyen anlayışta saklı.

İki profesörün, ABD’de toplumun geri kalanından daha başarılı olmuş kimi grupların neden başarılı olduklarını inceledikleri araştırması da gösteriyor ki başarının anahtarı kötü söz ve hareketlerden faydalanarak güçlenmeyi öğrenmekte saklı.

Başarının anahtarı, başkalarının bize duyduğu inançsızlık ve güvensizliği, kendimize olan inanç ve güvenimizi arttırmak için kullanabilmeyi başarmakta saklı.

Hem bu konudaki tecrübelerim hem aldığım mektuplarda anlatılanlar hem de okuduklarım bana şunu öğretti:

Evet, hayatımıza alacağımız insanları iyi seçebilmek çok önemli bir meziyet.

Evet, mutluluk ve başarı yolunda en çok ihtiyaç duyduğumuz birkaç beceriden biri bu.

Evet, Jim Rohn haklı. En çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız.

Ama doğruyu söylemek gerekirse çoğumuz, bizi her gün ileriye taşıyacak insanlarla bir arada olma gibi bir lükse sahip değiliz. Çevremizdeki insanları geçtim, çoğu zaman yaşadığımız toplum bile mutlu ve başarılı olmayalım diye elinden gelen her şeyi yapıyor.

Gerçekler böyleyse ve kendimizden başka hiç kimseyi tam anlamıyla değiştiremeyeceğimizi biliyorsak, hele de yaşadığımız toplumu bizi ileriye taşıyacak veya bizi istediğimiz gibi görüp sayıp kabul edeceği şekilde değiştirebileceğimizi düşünmek komik ve gerçek dışı bir hayalden ibaretse eğer, geriye yapabileceğimiz tek bir şey kalıyor:

Kendimizi değiştirmek.

Çevremizdeki insanlar bize ne kadar inanmıyorlarsa kendimize olan inancımızı o kadar güçlendirmek.

Ne kadar, yapamazsın, derlerse yapabileceğimize o kadar güvenmek.

Sokaktakiler bizi ne kadar görmezden gelirlerse kendimizi o kadar sevmek.

Başkalarından her insanın, hepimizin hak ettiği o temel saygıyı dahi ne kadar görmedikçe kendimize duyduğumuz saygıyı içimizde o kadar büyütmek.

Onlar sövdükçe daha çok gülümsemek.

Sevmek ve sabretmek.

Sabretmeyi sevmek.

Severek sabretmek.

1 thought on “Kötü Söz ve Hareketler Sayesinde Güçlenmeyi Öğrenmek

  1. merhaba, bu yazıyı okuyunca hayatımın her döneminde bana söylenen “yapamazsınları” anımsadım. bu söz bana o kadar çok söylendi ki! neredeyse yapmaya kalktığım her işte; lisenin yetenek sınavlarına girişimde, kemana başlayışımda, piyanodaki üst seviye sonatları çaldığımda, matematik dersinde, İngilizce dersinde, üniversitenin yetenek sınavında, yüksek lisans sınavında, paraşütle uçmak istediğimde, yolda tek başıma yürüdüğümde ve daha birçok şey… bunlar şu an aklıma gelenler. sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, çok mutluyum. çünkü başarı hissini daima tattım ve bu yüzden hep başarmayı seçtim, yenilgiyi asla değil.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir