Kant’ın Neden Dünyanın En Mutlu İnsanı Olduğuna Dair

Almanya’da öğrenciyken bir kitapçıda bir edebiyat takvimi gördüm ve çok hoşuma gitti. Az para da değildi, hatta epey bir paraydı ama yine de aldım. Sonra eve geldim. Yeni takvimimi açtım. Birinci yaprağı çevirdim, ikinci yaprağı çevirdim, üçüncü yaprağı… derken bir baktım bitmiş. Yarım saat içinde bütün takvimi baştan sona okumuşum. Şimdi şu konuyu açıklığa kavuşturalım: Takvimler kitap gibi okumak için değil, duvara asmak için yapılmıştır. Bense o takvimi bir daha ne duvara astım – zaten o zaman bir çatı katında yaşadığım için asılacak düz bir duvar da yoktu – ne de başka bir şey yaptım. Ama ne olursa olsun, güzel bir yarım saatti, o takvimin yapraklarını çevirerek geçirdiğim o yarım saat, güzeldi güzel olmasına da bana biraz pahalıya mâl oldu. Öğrencilik hayatımın en pahalı yarım saatiydi.

Ondan sonra o kadar çok taşındım, o kadar şehir ve ülke değiştirdim ki takvimim şimdi nerededir, ne yapıyordur, bilmiyorum. Belki belediyenin çöp arabalarında çoktan öğütülüp tozlara karışmıştır, belki de hâlâ bir evin duvarını süslüyordur. Evin meraklı çocuğu gidip geldikçe duvarda asılı takvimimin yapraklarını çevirirse benim o gün yarım saat tattığım zevki o da tadar belki. Kim bilir belki de, hayatı ve kafası karman çorman  bir sahafın küf ve toz kokan dükkânında kitaplar arasına saklanıp kendine kitap süsü veriyor, sahafa giren tek tük müşterileri de o gün beni kandırdığı gibi kandırıyordur. Dileğim o ki, kimse o sahaf dükkânının bir köşesinde yığılı duran kitapların arasına gizlenmiş takvimimi çekip almaz da kitap olmadığı ortaya çıkmaz. İsteğimiz, isteklerimiziz biraz da. Takvimim de oldum olası kitap olmayı istemişti. Bırakın da, kitapların arasında istediği kişi olarak yaşasın.
Takvimimin her yaprağında, çok tanınan ve hiç tanınmayan yazar ve şairlerden alıntılar vardı. Ne yalan söyleyeyim, üstünden on yıl geçtiği için, o gün okuduğum hiçbir şey aklımda kalmadı. Bir cümle, kimin söylediğini de unuttuğum tek bir cümle dışında:
“Her gün aynı saatte aynı şeyi yapmak: Mutluluk bu değilse nedir ki?”
Bir kitap okuruz veya güzel bir sohbetin parçası oluruz da, üzerinden yıllar geçtikten sonra o kitaba veya sohbete dair her şeyi unuturuz ama tek bir cümle bize yadigâr kalır. Neden her şey zihnimizden silinir gider de o tek bir cümleyi unutmayız? Bunun iki sebebi var: O cümle ya bizim gerçeğimize dokunmuştur, yani o birkaç kelimede kendimizi bulmuşuzdur ya da tam tersi, o cümle bizim gerçeğimize ve hayat tahayyülümüze o kadar uzaktır ki kafamız karışmıştır. Nasıl yani, deriz kendi kendimize böyle bir cümleyle karşılaştığımızda, böyle bir şey mümkün olabilir mi? Yok canım, nasıl yani?
On yıldır aklımdan çıkmayan o cümle ikinci gruba giriyor. Bunca sene aklımda kalmasının sebebi o cümleye hiçbir anlam veremememdi. Kafam karıştı. Çünkü o güne dek, insanın, kafasına ne eserse onu yaparsa mutlu olacağını işitmiştim hep. Herkes bir gün eğer piyango çıkarsa dünya turuna çıkacağını, bir gün orada bir gün burada dolaşacağını söylüyordu. Sürprizler yaşamak, her gün, her saat yeni bir maceraya atılmak. Mutluluk ideali buydu. Hayatta beni kendine katan ilk kadın, benim hayatım için çok önemli olan vuslatımızdan sonra yatağın üzerine birtakım vesikalık fotoğraflar sermiş, “Bunlar görüştüğüm erkeklerden birkaçı Semih,” demişti, “Her sabah başka bir evde uyanmayı seviyorum.” Özgürlük, gece istediğimiz saatte yatmak, ertesi gün istediğimiz zaman kalkmaktı. Mutluluk, düzen değil, bizim seçtiğimiz bir düzensizlikti.
Bu yüzden, bir insanın her gün aynı saatte aynı şeyi yapmayı seçmesini, bu yetmezmiş gibi, bunun en büyük mutluluk olduğunu vâzetmesini anlayamadım. Bu, olsa olsa kölelikti. Askeri düzendi. Sevimsiz, tatsız tutsuz bir şeydi. Bir insan bunu kendine nasıl mutluluk ideali yapabilirdi?
Her sabah
– saat 4.45’te uyanan,
– meşhur uşağı Martin Lampe’ye eğer uyanmazsa zorla uyandırması talimatini veren,
– saat 5 oldu mu iki bardak çay, bir de sigara içen,
– bunun ardından üniversitedeki derslerine hazırlanmaya başlayan,
– sabah 7 ila 9 arası derslerini veren,
– 9 ila 12.45 arası kitaplarına çalışan,
– saat tam 12.45’te, evine davet ettiği dostlarıyla birlikte öğlen yemeğine oturan (her öğlen mutlaka misafiri olurdu ve yemeğe bir dakika dahi geç kalınmasına tahammülü yoktu),
– her gün aynı saatte, ama öyle aşağı yukarı bir saatte değil, Königsberg’deki komşularının, saatlerini, onun evden çıkış saatine göre ayarlayacağı kadar aynı saatte, saat tam 19’da yürüyüşe çıkan ve her gün aynı yolu, evet, her Allah’ın günü aynı yolu takip ederek yürüyüş yapan,
– yürüyüşten sonra hiç değişmeyen bir saatte, saat tam 22’de yatan filozof Immanuel Kant veya her gün, ama her gün 9 ila 12 arası yazan, akşam 4 ila 5 arası da istirahate çekilen  yazar Thomas Mann gibileri olsa olsa mutsuz, aksi, somurtkan kişilerdi bana ve çevremdeki, internetteki, televizyondaki insanlara göre. Bunların, alışkanlıklarla çerçevelenmiş hayatlarında özenilecek hiçbir yan yoktu.
O zaman öyle düşünüyordum. O gün takvimimde karşılaştığım o cümlenin etkisiyle, her gün aynı saatte aynı şeyi yaptığımı hayal edince kendimi sanki kelepçelenmiş gibi hissettim. İçime kötü, sıkıcı, boğucu bir his yerleşti. Tamam, benim de çocukluğumdan beri her gün yaptığım şeyler vardı. Örneğin ben de çocukluğumdan beri her gün obua çalışıyordum, ama böyle bir düzenim yoktu. Her gün aynı saatte aynı şeyi yapmıyordum. İstediğim zaman yatıyor, istediğim zaman kalkıyordum. İstediğim zaman çalışıyor, istediğim zaman yemek yiyordum. Ama bir şey söyleyeyim mi?
Deliler gibi mutsuzdum.
Bu yüzden de her mutsuz ve mutsuzluğundan kurtulmak isteyen insan gibi mutluluğa dair her şey, her söz ilgimi çekiyordu. O gün yeni takvimimde okuduğum cümleyi hiçbir şekilde anlayamasam da kafam karışmış, bu yüzden de bu tuhaf sözü bir mutluluk ihtimali olarak zihnime kazımıştım.
Ta ki Kant’ın dünyanın en mutlu insanı olduğunu anladığım güne kadar. Aradan geçen yıllar içinde okuyarak, mutlu ve başarılı insanların hayatlarını tahlil ederek, kendi hayatımda denemeler yaparak bir şeyi anladım ve o gün, takvimimdeki o sözün esrarı önüme seriliverdi:
İnsanı hayatta en çok özgürleştiren şey alışkanlıkları.
Alışkanlıklarımız, her gün, ne olursa olsun, başımıza ne gelirse gelsin yerine getirdiğimiz alışkanlıklarımız ruhumuzu ve zihnimizi bir raptiye gibi bir noktaya sabitliyor ve içimizin o sabit durduğu yerde büyüyüp genişlemesini, zenginleşmesini sağlıyor. Zihnimizi ve ruhumuzu alışkanlıklarımızla bir yere tutturmazsak kuru bir yaprak gibi oradan oraya savruluyor, savruldukça kuruyor, kurudukça küçülüyoruz.
Bilinçli olarak karar verip her gün yaptığımız şeyler, yani alışkanlıklarımız ise bize, hayatımızın kontrolümüz altında olduğu hissini veriyor.
Örneğin her sabah aynı saatte kalkıyor ve kalktığım gibi bir litre limonlu ılık su içiyorum. Bu, bana, hayatımın raydan çıkmadığı hissini  aşılayan ilk şey ve günün ilk başarısı oluyor. Her sabah, bir gün sabah uyandığımda ılık su içeceğim, diye karar verip bunu hiç aksatmadan yıllardır sürdürmüş olduğumu hatırlıyor, kendimle gurur duyuyorum. Elimde bardağım, pencereden dışarısını seyrederken zincirin, hayat zincirimin bu gün de kopmadığını düşünüp rahatlıyor, mutlu oluyorum.
Sonra yatağımı yapıyorum. Uzun yıllar yatağımı yapmadım. Ama sonra bir gün, yatağımı yapmayı, iki dakika süren bu işi neden bir alışkanlık haline getirip günüme bir başarı hissi daha eklemiyorum ki, diye sordum kendime. O gün yatağımı yapmaya başladım ve bir daha da hiç bırakmadım. Hatta öyle ki bir gün bir başkasının yatağında uyandım. Sonra bir baktım ki ben su içerken yatak toplanmış. Kızdırdı beni bu içten içe. Kızdığımı fark edince ben bile şaşırdım, ama öyle oldu, kızdım. O gün bir zafer daha yaşayacaktım ki elimden aldılar çünkü. O yüzden, bir keresinde bir mentorümden aldığım tavsiyeyi yerine getiriyor, sabah kalktığım zaman otelde bile olsam yatağımı yapıyorum.
Her gün, yalnız o sıra yaşadığım şehir ve havaya göre değişiklik gösterecek şekilde, aynı saatte yürüyüşe çıkıyorum. Yıllar içinde yürüyüş yapmak benim için diğer her alışkanlığım gibi hayati bir önem aldı. Yaptığım her şeyin temelinde yürüyüş yapmam varmış gibi hissediyorum artık. Aldığım bütün kararlar, verdiğim yüzlerce konser, yazdığım ve çevirdiğim on binlerce sayfa yürüyüş yaptığım için olmuş gibi geliyor. Bir yıl içinde bir veya iki gün yürüyüşe çıkmamışsam biliyorum ki o bir iki gün hayatımın dip noktaları olmuş.
Ne olursa olsun, her gün aynı yolu katederek yürüyüş yapıyorum.Yaşadığım her şehirde değişmeyen bir yürüyüş yolum vardır ve bir şehirde ilk defa kalacaksam ilk önce bir yürüyüş yolu belirlerim. Bunun hayatım üzerinde çok somut etkileri oluyor. Çünkü istediğim gibi yürüyüş yapamadığım şehirleri sevmiyor, oralarda kalmayı hiç istemiyorum. Örneğin şimdiye dek sayısız iş teklifi aldığım İstanbul’a taşınmayı bir an bile düşünmememin en önemli sebebi bu: Orada istediğim gibi yürüyüş yapamayacağımı biliyorum çünkü. Bir şehirde kalma isteğim orada yürüyüş yapıp yapamama bağlı olduğu için de yürüyüş, hayatımı doğrudan belirliyor. Hayatım hep, yürüyüş yapmaktan çok zevk alacağım yerlerde geçsin istiyorum.
Gelelim, hayatıma en son giren, ama üzerimde düşündüğümden çok daha büyük bir etki yapmış alışkanlıklarımdan birine: Her gece saat 11’de yatmak. Bunun ve akşam 6’dan sonra hiçbir şey yememe alışkanlığımın hayatım üzerinde yaptığı şaşırtıcı etkiye dair ayrı bir yazı yazdığım için her gece aynı saatte yatmanın insana ne gibi faydaları olduğuna bu yazımda ayrıntılı olarak eğilmeyeceğim. Ama şimdi mutlaka anlattığım istediğim bir şey var.
Her gece 11’de yatmaya başladığımdan beri fark ettiğim bir şey. Her gece aynı saatte yatıyordum, ama yatağa girdiğimde saat örneğin bazen 22.56, bazen 23.07, bazen 23.02, bazen 22.59 oluyordu. Sonra bir gün yine kendimi, bütün günümü ona göre hazırlayıp aynı saatte yatağa girdim ve saate baktım. Saat tam 23.00’dı. O an yüzüme yayılan gülümsemeyi görmeliydiniz. Saatin tam 23.00 olduğunu, alışkanlığımı tam saatinde yerine getirdiğimi gördüğüm zaman içimi dolduran mutluluk hissini, bunu hiç abartısız ve çok emin bir şekilde söylüyorum, birçok çeviri kitabımı elime aldığım zaman ve konserlerimden sonra, alkış tutan kalabalığa selam verirken bile yaşamadım.
Ve o gün Kant’ın dünyanın en mutlu insanı olduğunu anladım.
Prof. İlber Ortaylı’nın, günü Kant gibi belli ritüeller ve alışkanlıklarla çevrili Goethe hakkında, “Hiç kimse Goethe’den daha mutlu, daha verimli, daha görgülü bir hayat yaşadığını iddia edemez,” derken vurgu yaptığı ve gerçekten de Goethe’nin her satırından, her konuşmasından taşan o derin mutluluğun esbab-ı mucibesini o gün kavradım.
Bilinçli olarak karar verip başladığımız ve aksatmadan devam ettirdiğimiz alışkanlıklarımız bize her gün, hayata boş yere gelmediğimizi hatırlatıyor ve bir sebep, bir hikmet, bir anlam için yanıp tutuşan varlığımıza derin bir anlam katıyor.
O yüzden de hiç çekinmeden söylüyorum şunu:
Herkesten, her şeyden vazgeçerim. Alışkanlıklarımdan asla.

2 thoughts on “Kant’ın Neden Dünyanın En Mutlu İnsanı Olduğuna Dair

  1. Ne kadar da doğru dedirten ve iyi hissettiren,motive eden,kendimden de birşeyler bulduğum ve iyi yapıyormuşum dediğim,yüzümde som bir tebessüme sebeb olan harika bir yazı.Kaleminize sağlık ve güzel ruhunuza🤗🎈👏🌈🎼☘️📚

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir