Huzurlarınızdaaa Heinrich Heine!!!

 

Heinrich Heine, Almancanın gelmiş geçmiş en büyük, en yetenekli, en kıvrak, en etkili, en korkusuz kalemlerindendir. Yaşarken bir stardı. Sadece Almanya’da da değil hem. Bütün Avrupa’da. Özellikle de Fransa da. Ve hâlâ da öyle.
 
Örneğin, tuhaf bir adam, hakkında şunları yazmıştı:
 
“Şâirliğe dair en yüce fikri bana Heinrich Heine verdi. Binyılların bütün diyarlarında boş yere arıyorum onunki kadar tatlı ve tutkulu bir müziği. Heine’nin tanrısal bir alaycılığı vardı, ki mükemmeliyeti bu alaycılık olmadan düşünemem. – Ve Almancaya nasıl da hâkim! Günün birinde, Heine ile benim Almancanın açık ara ilk artistleri olduğumuzu söyleyecekler.”
 
Kim mi yazdı bunları?
 
Nietzsche.
 
Ayrıntı Yayınları’nın Felsefe Dizisi için, Heine’nin “Almanya’da Din ve Felsefe” başlıklı eserini çevirmiştim. Yakında yayımlanacağı için bugün kitaba dair toplu bir paylaşım yapmak istiyorum:
 
Bu kitap, çevirdiğim bütün kitaplar içinde bana en çok şey katan ve en çok zevk veren kitap oldu. Başlığının dar kapsamına ve sıkıcılığına bakmayın. Bütün din ve felsefe tarihine muazzam bir giriş niteliğinde bu kitap. İşin en güzel yanı da, din ve felsefenin yüzyıllar içindeki sergüzeştini Heine gibi bir dehânın kaleminden okuyor oluşumuz.
 
Kitabın editörlüğünü, Ayrıntı Yayınları Felsefe Dizisi’nin mimarı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi çok değerli Güçlü Ateşoğlu yaptı.
 
Böylesi zorlu bir işi kabul etmemin tek sebebi de Güçlü Hoca’dır. Böyle kitapları okuması çok zevklidir zevkli olmasına da çevirmesi de bir o kadar zordur. Güçlü Hocamıza duyduğum sonsuz sevgi eseri buna rağmen çevirmemi sağladı.
 
Kitap bu kadar iyi de çeviriden ne haber, diyeceksiniz. Güçlü Hoca çeviriyi,
 
“Sevgili Semih Uçar harikulade bir çeviriyle nefis bir eseri Türkçeye kazandırdı”,
 
“Heinrich Heine’nin muazzam metni, ‘Almanya’da Din ve Felsefe’, Semih Uçar’ın leziz çevirisiyle”,
“Sırada Heine’nin meşhur ‘Almanya’da Din ve Felsefe’ eseri var. Semih Uçar’ın şiirsel dilinden…”
 ve
“Semih Uçar’ın nefis çevirisi”
 
gibi ifadelerle nitelemiş. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Umarım, Heine’ye mahcup olmamışımdır.
 
En önemlisi budur çünkü. Bir keresinde, Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden birinin yayın yönetmeni, editör olarak tüm uyarılarıma rağmen bir Goethe çevirisini mahvetmişti de adama, “Bunun hesabını Goethe’ye nasıl vereceğiz?” demiştim. Ne demek istediğimi anlayamamıştı tüccar kafalı bu adam. Ama hakikaten öyledir. Müzikte nasıl ki en önemli kıstas bestecidir. Yorumcu olarak aslında hep, besteciyi en çok memnun edecek icrayı ortaya koymaya çalışırız. Aynısı çeviri için de geçerli. Yazara mahcup olmamaktır en büyük gayem. Gerisi, yani okur, yayınevi vs. benim için hikâye işin açığı.

Yayımlanmadan önce bir fikir edinmeniz için kitaptan, Spinoza, Kant, Goethe ve Fichte üzerine tadımlık pasajlar paylaşıyorum. İyi eğlenceler:

“Immanuel Kant, düşünceler ülkesinin bu büyük yıkıcısı, terörizmde Maximilian Robespierre’i bir hayli aşmış olsa da, bu iki adam arasında onları mukayese etmeye iten belli benzerlikleri vardır. Öncelikle ikisinde de o aynı acımasız, keskin, şiire ait olmayan, gösterişsiz dürüstlükle karşılaşırız. Sonra ikisinde de aynı şüphe yeteneğini görürüz. Yalnız, birisinin şüphesinin adresi düşüncelerdir ve buna eleştiri adını verir, diğeriyse insanlara karşı şüphe duyar ve buna cumhuriyetçi erdem adını koyar. Fakat ikisinde de en yüksek derecede küçük burjuvazi tipi görülür. Onlar için doğanın anlamı, kahve ve şekeri tartmak içindi; ne var ki kader başka şeyler tartmalarından yanaydı ve birisinin terazisine bir kral, diğerininkineyse bir Tanrı koydu.”

Fichte‘nin bütün yaşamı aralıksız bir mücadeleden ibaretti. Gençliği bir dizi zorlukla geçmiştir, ki neredeyse bütün seçkin adamlarımızın hayatı böyle olmuştur. Yoksulluk onların beşiklerinde oturur, sallaya sallaya büyütür onları ve bu cılız dadı onların sadık hayat arkadaşı olarak kalır.”

Spinoza okuduğumuzda, alabildiğine canlı sükûneti içindeki muazzam doğayı izler gibi bir his kaplar içimizi. Sarsılmaz gövdeleri ezeli toprağa kök salarken, çiçek açan uçları dalgalı bir hareket içinde olan ve göğe uzanan düşüncelerle örülü bir ormanla karşılaşırız. Spinoza’nın yazılarında açıklanamaz bir ıtır vardır. İnsan, sanki gelecekten gelen bir havayı soluyormuş gibi olur. İbrani peygamberlerin ruhu belki de hâlâ bu küçük torunlarının içinde yaşıyordu. Fakat onda bir de, aynı şekilde miras kalmış gibi gözüken bir ciddiyet, öz-bilince sahip bir gurur, bir düşünce asaleti vardır… Bu özelliklerine bir de, hem yaşamında hem de yazılarında varlığını her zaman hissettirmiş olan o Hollandalı sabrı eklenir.
Spinoza’nın her tür eleştiriden uzak ve o ilahi kuzeninin, İsa’nın yaşamı kadar temiz ve kusursuz bir yaşam sürmüş olduğu konusunda bir şüphe yok. Spinoza da İsa gibi kendi öğretisi için ıstırap çekti, o da İsa gibi dikenli tacı giydi. Büyük bir ruh düşüncelerini nerede dile getirirse Golgotha oradadır.”

Goethe’nin o müşrik doğasının içine nasıl da bugünkü duygusallığımızın işlemiş olduğunu, antik mermerin nabzının nasıl bu kadar modern atmış olduğunu ve genç Werther’in acılarını bir Eski Yunan Tanrı’sının sevinçleri kadar güçlü hissetmiş olduğunu görmek dikkat çekicidir. Başka bir deyişle,Goethe’nin panteizmi dinsizlikten çok farklıdır. Kısaca ifade etmem gerekirse, Goethe şiirin Spinoza’sıydı. Goethe’nin bütün şiirleri baştan sona, Spinoza’nın yazılarında da karşılaştığımız o tinle doludur.Goethe’nin, Spinoza öğretisine bütünüyle bağlı olduğu/biat ettiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. En azından, bütün ömrü boyunca bu öğretiyle meşgul oldu.”

“Panteizm en kararlı ve belirgin şekilde Goethe tarafından dile getirilmişti. Bu durum Werther’de bile görülür. Werther acılar içinde doğa ile sevgi dolu bir biçimde özdeşleşmeyi arzular. Faust’ta inatçı, mistik ve doğrudan bir yolu izleyerek doğa ile bir ilişki kurmaya çalışır: Dünyanın gizli güçlerini büyü kitaplarının sihirli formülleriyle efsunlar. Fakat Goethe’nin panteizmi kendini en saf, en güzel biçimde küçük şarkılarında gösterir. Spinoza öğretisi matematiksel kılıfından çıkmıştır ve bir Goethe şarkısı olarak etrafımızda uçuşur. Ortodokslarımızla pietistlerimizin Goethe şarkılarına olan öfkeleri bundandır. Sürekli ellerinden kaçan bu kelebeği yakalamak için ayı pençelerini ona doğru savururlar. O kadar ince ve tüy gibidir, o kadar yumuşacık kanatlıdır Goethe şarkıları. Siz Fransızlar, dili bilmediğiniz sürece ne demek istediğimi anlayamazsınız. Tarifi imkânsız, şakacı bir sihri vardır bu şarkıların. Ahenkli mısralar kalbini şefkat dolu bir sevgili gibi sarmalar. Söz sarılır, düşünce öper seni.”

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir