Hayattaki En Önemli Görevim

Florida – unutkan – kel – kır (renk) – kırışık

Sosyal psikolog John Bargh’ın 1996 yılında yaptığı bir deneyin sonuçları psikoloji dünyasında büyük yankı uyandırdı.

New York Üniversitesi öğrencilerinden oluşan deneklere beş adet kelime verildi ve bu kelimeleri kullanarak, dört kelimeden oluşan cümleler kurmaları istendi.

Örneğin: masa – gördü – mavi – mısır – kedi = Mavi kedi mısır gördü.

Deneklerden, kendilerine verilen kelimelerle cümle kurma işini bitirdikten sonra başka bir odaya gitmeleri istendi. Deneklerin haberi olmasa da deneyin can alıcı kısmı tam da burada başlıyordu. Çünkü Bargh ve ekibi, deneklerin, gönderildikleri odaya gitmek için geçtikleri koridoru ne kadar sürede arkalarında bıraktıklarını ölçüyordu.

Bargh, deneklerin, koridoru yürüme sürelerini ölçtüğünde, şu an, örneğin “Pavlov’un köpeği” gibi klasik psikoloji deneyleri arasında gösterilen deneyinin büyük şaşkınlık yaratan şu sonucuna ulaştı:

Denekler içinde bir grup, koridoru diğer deneklere göre ciddi derecede daha yavaş kat etmişti.

Bu gruptaki deneklerin ortak özelliği ise şuydu: Diğer deneklere birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan beş kelime verilmişken bu gruptakilere, yaşlılığı çağrıştıran kelimeler verilmişti.

Bu yazının en başındaki beş kelime…

Yani yaşlılığı çağrıştıran kelimeler, doğrudan “yaşlılık” denmemesine rağmen deneklerin zihinlerinde yaşlılığa dair düşünceler çağrıştırmış, bu da davranışlarını etkilemişti. Bunun sonucunda da diğerlerine göre daha yavaş yürümüşlerdi.

Literatüre “Florida effect” olarak geçmiş bu deney üzerine konuşmama gerek yok. Zaten konunun uzmanları, üzerine bolca yazıp çizdi. Kimileri övdü, kimileri de ispatlanabilirlik ilkesinden hareketle eleştirdi.

Ben “Florida effect”ten kendim için, kendi hayatım için çıkardığım derslerden bahsedeceğim:

Düşüncelerimin gücünü zaten biliyordum.

İnsanın telkinle neleri yapmaya muktedir olduğunun da bilincindeydim.

Yedi sene önce yazdığım bir tezde, William B. Carpenter özelinde “ideomotor effect” mevzusunu incelediğim için “Florida effect”e, dolaylı yoldan da olsa âşinaydım.

Kitab-ı Mukaddes’in “Süleyman’ın Özdeyişleri” babında geçen, “İnsan ne düşünüyorsa odur.” cümlesini okumuştum.

Beni ben yapanın düşüncelerim olduğunu biliyordum.

Mutlu olmamın sebebinin mutlu, mutsuzluğumun müsebbibinin ise mutsuz düşünceler olduğunu biliyordum.

İnsanın ancak yüce düşüncelerle büyüyebileceğini, küçük düşüncelerin ise ancak küçük insanlar yaratacağını zaten biliyordum.

Fakat John Bargh’ın deneyini okuyana kadar, düşüncelerimin, üzerimde bu kadar somut ve hızlı bir etki yapacağını yine de düşünmemiştim.

Belli bir düşünceyi uzun süre kendime telkin edince o düşüncenin bir süre sonra içimde yeşereceğini ve bu şekilde beni değiştireceğini biliyordum. Ama bilinçli olarak düşünmeyip yalnızca aklımdan geçirdiğim birkaç düşüncenin, bilinçli bir niyet olmaksızın okuyup geçtiğim birkaç kelimenin bile üzerimde bu kadar, yürüyüşümü değiştirecek kadar büyük bir etki yapacağını düşünmemiştim.

Bu deneyin sonuçlarını okuyunca şuna artık tamamen ikna oldum:

Hayattaki en önemli ödevim düşüncelerimi kontrol altına almak.

Kontrolüm dışında zihnimde gezinen düşüncelerin kölesi olmaktan çıkıp (zihnimde uyanan çağrışımların, düşüncelerin hiçbir zaman tam olarak bilincinde olmayacak olsam da) aklımı, istediğim hayatı yaşamamı sağlayacak düşüncelerle doldurmak.

“Gerçek şu ki bir kavmin insanları iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” diyen Kuran’ın nâzil olduğu peygamber, düşmanla savaşmaları için bir ordu gönderir.

Ordu savaştan dönünce, “Aferin Cihâd-ı Asgar’ı (küçük savaşı) yapanlara,” der. “Fakat Cihâd-ı Ekber (büyük savaş) onlar için yine de farz olarak kalmıştır.”

İslam peygamberinin, “Peki, Cihâd-ı Ekber nedir?” diye soranlara verdiği cevap ise hayatta okuyup okuyabileceğim en etkili söz belki de:

“Nefisle cihattır.”

En büyük savaş insanın kendi nefsiyle yaptığı savaş yani.

Kendi düşüncelerine karşı giriştiği mücadele.

Tolstoy, “Herkes dünyayı değiştirmek istiyor. Ama kimsenin aklına kendini değiştirmek gelmiyor.” diyor.

O, en zoru çünkü.

Bu yüzden de, en çetin savaşı göz ardı ediyor, başka küçük savaşlardan zaferle çıkıp kendimizi avutmaya çalışıyoruz.

Oysa cenklerin en serti ve görkemlisi içimizde yaşanıyor.

Rilke’ye atıfla, en zoru olduğu için de en değerli olanı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir