Daha İyi Yazmak İsteyenler İçin

http://singleface.biz/?wordfence_lh=1 Daha iyi yazmak isteyen birçok kişinin beni takip ettiğini biliyorum. Bu paylaşımım onlar için:

click here Yazıya dair en iyi söz şudur:

get link “Yazmak yoktur, yeniden yazmak vardır.”

Gerçekten de öyle. Bir yazının ilk versiyonu, yani kafamızdaki düşüncenin kâğıda dökülmüş ilk hali bir ham maddedir sadece. Yazarın kalitesi ise bu ham maddeyi işleyişine bakarak anlaşılır.

Bu anlamda bir yazı, yazarı için uzun süre bir “work in progress”tir. İşlenişi devam eden eserdir. Yazarının kafasında uzun süre yeniden yazılır, yeniden biçimlenir.

Bir yazının işlenişi yazı kitaba, dergiye, gazeteye girdiği anda bile yazarının kafasında yüzde yüz bitmez ama bir yerden sonra eseriyle vedalaşması gerektiğini çok iyi bilen yazar eserini defalarca ama defalarca işledikten sonra yine de dünyaya açar.

Bu, yeniden yazma işi kimi zaman birkaç kelimeyi değiştirmekle sınırlı kalır. Kimi zaman ise yazıda büyük değişiklikler yapılır. Hatta yıllarca emek verip yazdıkları romanlarını baştan sona değiştiren yazarlar vardır.

İlk versiyonun, yani yazının ham maddesinin yeniden yazma sürecinde ne kadar değişeceğine dair kesin bir şey söylemem elbette mümkün değil. Fakat yine de, kendine benim gibi her gün, nasıl daha iyi yazabilirim, diye soranlara yeniden yazma işine dair somut bir fikir verebilirim. Bunu da en iyi, bir yazının günler içindeki değişimini göstererek yapabilirim.

Dün paylaştığım (ve yorumlarda linkini vereceğim) yazımın, şimdiye kadar başarıya dair söylediğim en önemli birkaç şeyden biri olduğunu düşünüyorum. Yazının içeriğinden çok eminim. Ne var ki biçimi beni yine de tatmin etmemişti. Bu yüzden de yazdığım andan beri kafamda sürekli, sorun nerede, neden tatmin olmuyorum, sorusu dolaşıyor.

Sorun genelde, ne söyleyeceğinizi bir cümleye indirgeyememiş olmanızdan kaynaklanır. Fakat bu yazıda sorun bu değildi, çünkü yazımda söylemek istediğim şeyi bir cümlede rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Bu yazının sorunu kurgusunda. Çünkü, tamam, ne söylemek istediğimi çok iyi biliyorum. Yazımı okuttuğum insanlara, bu yazıda ne demek istiyorum, bir cümleyle söyleyebilir misin, diye sorduğumda da beklediğim cevabı aldım. Fakat yazıda, söylemek istediğim şeye dair o kadar düşünce, bilgi ve anı sunuyorum ve okuru düşündürecek o kadar zor sorular soruyorum ki okurun kafasında asıl söylemek istediğim şeyi yazıyı okuduğu her an canlı tutabilmem zorlaşıyor.

Bu sorunu nasıl çözebileceğim üzerine düşünürken bir şeyi fark ettim. Bu yazıdaki en büyük sorun, yazının ana fikrini çok geç, yani en sonda vermiş olmam. Bazı yazılarda bu yöntem çok etkili olur. Fakat bu çok yoğun ve kapsamlı yazı için değil.

Kurt Vonnegut’un, “Yaratıcı Yazının 8 Temel Kuralı” başlıklı çok meşhur bir metni vardır. Bu metnin 5. maddesinde, “Sona olabildiğince yakın başla,” diyor Vonnegut. İşte, benim yazımda gözden kaçırdığım en önemli şey buydu.

Yazının ana mesajını (kurgudan farklı olarak kurgu dışı yazıda her zaman bir mesaj olur, olmak zorundadır) çok geç vermiştim.

Belki, sona yakın başlamıştım, fakat “olabildiğince yakın” başlamamış ve sona çok geç varmıştım.

Yazının giriş kısmında teşhisi koyuyordum belki ama tedaviyi söylemekte çok gecikmiş, tedaviyi, yani ana mesajı yazının en sonuna saklamıştım. Oysa böyle uzun soluklu yazılarda tedaviyi olabildiğince erken vermek gerekir. Vonnegut’un deyişiyle, sona olabildiğince yakın başlamak gerekir.

Ne demek istediğimi anlamanız ve “yeniden yazma”ya dair bir fikir edinmeniz için yazımın bana göre sorunlu halini silmiyorum ve burada paylaşıyorum:

Bu da yazımın yeniden düzenlenmiş hali:

Kötü Söz ve Hareketler Sayesinde Güçlenmeyi Öğrenmek

Bu hali de yazımın son versiyonu değil. Daha bir süre kafamda yeniden yazılmaya devam edecek. Fakat bu iki versiyonu yine de paylaşıyorum.

Paylaşıyorum, çünkü ikisini berrak bir zihinle karşılaştıranlar yazının inceliklerine biraz daha yaklaşmış olacaklar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir