“Bütün hayatım, ne kadar zekisin, ne kadar yeteneklisin, diyenlerle savaşmakla geçti.”

Bütün hayatım, ne kadar zekisin, ne kadar yeteneklisin, diyenlerle savaşmakla geçti.
 
Herkes, yaptığım her şeyin ardındaki esrarı benden daha iyi biliyordu.
 
İlkokulda farklı disiplinlerde birçok yarışmada birinci oldum veya derece yaptım. Herkes, ne kadar zeki, ne kadar yetenekli, dedi.
 
12 yaşımda konservatuvara girdim. 17 yaşında Almanya’ya konservatuvar okumaya gittim. Alman Cumhurbaşkanı’na özel konser verdim. Japonya’da profesör unvanıyla dersler verdim. Aynı ülkede CD’im yayınlandı. Hepsi elbette yetenektendi.
 
Tamam, bir enstrümanı uluslararası seviyede çalmak sanatsal bir iş olarak görülebilir. Bu yüzden de, birinin müzisyen olarak ilerleyişinin yeteneğe bağlanması normal karşılanabilir. Ama iş bu kadar masum değildi.
 
Bilenler vardır, obua çalmak, sanatsal bir iş olmasının yanında ve bundan ziyade, bir zanaat işidir. Obuanın “kamış” adını verdiğimiz ağızlıklarını biz obuacılar kendimiz yaparız. Ve hayatımızda obua çalıştığımız kadar süreyi (ki bu süre 10 sene içinde 10.000 ila 20.000 saat arası bir emektir) kamış yapma işine harcarız. Yani kamış yapmak son derece zorlu ve son derece ince bir zanaattır. Ben obua çalmanın yanında yıllar boyu kamış yapıp bütün Avrupa’ya kamış sattım. Belli bir seviyedeki bütün obuacılar gibi ben de her şeyden önce bir zanaatkârdım. Ve bu işin bir de ticaretini yaptığım için, ortalamanın üzerinde bir zanaatkârdım. Ama başkalarınca bu bile yetenekli olmama, el maharetine falan bağlandı.
 
Kendi başıma Almanca öğrendim ve 1 yıl içinde Almanya’da mahkeme ve polis tercümanı oldum. Senin dillere yatkınlığın var, senin zaten İngilizcen de iyidi, ondan, dediler.
 
İngilizcemin iyi olmasını ise Türkçemin iyi olmasına bağlamışlardı. Yani her şey dillere olan yatkınlığımdandı.
 
İngilizcemi Türkçeme, Almancamı İngilizceme, İtalyancamı Almancama bağladılar. Gördün mü, diyorlardı hep. O kadar zekisin ki hiçbir dil önünde duramıyor. Şu an 8. dilimi öğreniyorum. Başkalarına göre hâlâ çok zekiyim. Her şey hâlâ dillere yeteneğim olduğu için.
 
Çeviri yapmaya başladım. Sonra bir de, bu işi iyi yaptığım ortaya çıktı. Vay be, dediler. O kadar zeki ki çocuğa Kafkalar, Rilkeler dayanmıyor.
 
Derken yazmaya başladım. Ve yazarak para kazanmaya. Birkaç yıl içinde farklı dillerde 4000 sayfaya yakın bilimsel yazı yazdım. Bu konuda Türkiye rekoru bende olabilir. Şaka değil.
 
Bunun yanında, kendi ismimle olmasa da, birçok kitap yazdım veya yazımına katkıda bulundum. Kendi ismimle yayımlamayı düşündüğüm üç kitap çekmecemde duruyor. Kendi başıma basmayı becerebilirsem kendim basacağım. Beceremezsem, bir yayınevine vereceğim.
 
Birbirinden çok farklı alanlarda çok ciddi boyutlarda şeyler yazdım. Çoğu zaman bunu nasıl yaptığımı ben de anlayamıyordum. Ama benim dışımda herkes, yazının, kitabın yanından geçmemişler dahi işin sırrını benden iyi biliyorlardı: Bunda anlaşılmayacak ne vardı canım! Tabii ki çok zeki olduğum için böyle ve bu kadar yazabiliyordum.
 
E ne güzel işte, insanlar seni zeki, yetenekli buluyor. Bunda ne var, diye düşünüyor olabilirsiniz. Haksız da değilsiniz aslında. Ben de bu zekâ/yetenek akıntısına kendimi bırakabilir, ömrüm boyunca bu övgü denizinde yüzebilir, ne yüzmesi, yüzmekten daha da havalısı, ömrüm boyunca bu zekâ/yetenek denizinde sörf yapabilirim. Bir elimde sörf tahtam, öteki elimle güneş gözlüklerimi çıkarırken ve güneş, kol kaslarımı parıl parıl parlatırken, “Sağ olun, sağ olun,” derim bütün zekâ/yetenek tapınıcılarına havalı bir gülümsemeyle, “sağ olun, beni sizler yarattınız.”
 
İnsanların biraz olsun zeki, yetenekli görünebilmek için her şeyi yaptıkları bir dünyada bunu kolaylıkla yapabilir, rahat, huzur içinde bir hayat sürebilirim.
 
Ama yapamam bunu. Yapmak istemiyorum. İnsanları bile bile kandırmak istemiyorum. Bunu yaparak, çoğunlukla zaten potansiyelini kullanamayan insanların önüne bir engel daha çıkarmak istemiyorum.
 
Zekâ/yetenek hayranlığı, Nietzsche’nin deyişiyle “deha tapınısı” külliyen yalandır ve yaşamak istediği hayata ulaşmak için yola çıkmış bir insanın görüp görebileceği en büyük, en sinsi, en tehlikeli düşmandır.
 
Nietzsche’nin “İnsanca, Pek İnsanca”da, Harvardlı ve Oxfordlu psikoloji profesörü Angela Duckworth’un “Grit”te, bir başka büyük psikoloji profesörü, Stanfordlı Carol Dweck’in “Mindset”te (uzatmamak için listeyi kısa kesiyorum) ustalıkla ortaya koydukları gibi, zekâ/yetenek tapınıcılığının bir değil, birçok sebebi var. Mutluluk ve başarının önündeki en büyük engel olarak gördüğüm için bu konu üzerine ben de çok düşündüm ve yazdım. Ben de bir çırpıda birçok sebep sayıyorum. Ama bana göre en önemli sebep şu:
 
Birisi harika piyano çalıyor.
 
Bir müzeye gidiyoruz, gördüğümüz muhteşem heykel ağzımızı açık bırakıyor.
 
Birisi çok iyi yazıyor.
 
Birisi karşımıza geçip utanmadan, 12 dili akıcı bir şekilde konuşabildiğini söylüyor.
 
Ve gördüğümüz bu tablo bizi etkiliyor. Çok etkiliyor.
 
Biz de çocukluğumuzdan beri usta bir müzisyen olma hayalleri kurmuştuk çünkü.
 
Biz de oldum olası iyi resim, iyi heykel yaparak insanları kendimize hayran bırakmak istemiştik.
 
Ah, insanların hayranlıkla okuduğu bir yazar olmak için neler vermezdik.
 
12 dil falan istediğimiz yok, bir iki dili akıcı bir şekilde konuşabilmek için neleri feda etmezdik.
 
Bir şeyin bizi etkilemesi için illa oldum olası istediğimiz bir şey olmasına da gerek yok.
 
Bazen televizyonu açarız. Birisini, bir şarkıcıyı, bir futbolcuyu falan görürüz ve içimizde o an, televizyonda gördüğümüz kişinin yerinde olma isteği uyanır. Hayatımızda hiç futbol seyretmemişizdir oysa ki. Çocukken elimize bir tarak alıp ayna karşısında dahi şarkı söylememişizdir. Ama o an, o kişinin yerinde olmak isteriz. Bir anda başarılı bir şarkıcı, başarılı bir futbolcu olmak isteriz. Yani birinin yaptığı bir işten etkilenmek için öteden beri o işle ilgili hayaller kurmamıza da gerek yok.
 
İster yapma hayalleri kurduğumuz bir iş olsun, ister bir anda karşımıza çıkan bir iş, o işi iyi yapan biriyle karşılaştığımızda çok etkileniriz, hayranlık duyarız.
 
Buraya kadar bir sorun yok. Birinden, birinin yaptığı işten, işlerden etkilenmekte, yaptığı işler dolayısıyla birine hayranlık duymakta kötü bir yan yok.
 
İşin kötü tarafı bundan sonra başlıyor. Bunu daha iyi anlamak için yabancı dil bilme örneği üzerinden gidelim:
 
12 dili akıcı bir şekilde bildiğini söyleyen biriyle karşılaştığımızda önce o kişiye hayranlık duyarız. Fakat içimizde çok geçmeden bir soru yükselir:
 
Peki, ben ne kadar dil biliyorum?
 
Kafamızda bu soru belirdiği anda (ki birinden ne kadar etkilenirsek bu soruyu kendimize o kadar hızlı bir şekilde sorarız) biraz önceki hayranlığımızın içimizde uyandırdığı o güzel hisler bir anda silinirler ve onların yerini kötü, yıkıcı hisler alır.
 
Bir anda kendimizi suçlamaya başlarız.
 
Hayatımızı boşa geçirmiş olduğumuzu düşünmeye başlarız.
 
Ve tabii, bu sürecin sonunda kaçınılmaz olarak:
 
Bir anda kendimizi sevmemeye başlarız.
 
Bu düşünce süreci öyle saatler içinde falan yaşanmaz. Çoğunlukla bir iki saniye içinde olup biter her şey. Bilinçli düşünceler değildir bunlar yani. Bir iki saniye içinde, hiç farkında bile olmadan, hayranlıktan yıkıcı bir kıskançlığa, oradan da kendimizi sevmemeye evrilmiştir içimizin iklimi.
 
Yani zihnimize, bedenimize, ruhumuza hislerin en kötüsü, en acısı egemen olmuştur.
 
Bu öylesine kötü bir histir ki uzun süre katlanmak imkânsızdır.
 
Halk arasında bu yüzden, “Kendini sevmeyen yaşayamaz,” derler örneğin. Elbette herkes kendini farklı derecelerde sever ama herkes kendini bir şekilde sever. Herkes kendinde bir şekilde özel bir yan bulur. Bulmasa yaşayamayacağını içten içe bilir çünkü.
 
Bu yüzden, 12 dili akıcı bir şekilde konuşan biriyle karşılaşmanın içimize saldığı bu katlanılmaz hisle hemen savaşmaya başlarız. Bütün benliğimiz harıl harıl, insanın canını acıtan bu hisle savaşmanın yollarını aramaya başlar.
 
İşte, bu aşamada devreye bahaneler girer. Gerçekle ilgisi olmayan bahaneler, kendimize duyduğumuz sevgiyi sarsan bu yıkıcı hisle savaşımızda en etkili silahlarımızdır çünkü:
 
Elimden tutan olmadı ki, deriz. (Oysa dil öğrenmek için kimsenin elimizden tutmasına ihtiyacımız olduğunu çok iyi biliriz.)
 
Param yoktu, kursa gidemedim ki, deriz. (Oysa dil öğrenmek için kursa gitmeye gerek olmadığını, hatta kursa gidenlerin hemen hiçbir zaman doğru dürüst dil öğrenemediğini çevremizdeki örneklerden çok iyi biliriz.)
 
Bizim okullarda iş yoktu ki, deriz. (Oysa dil öğrenmenin okuldan bağımsız bir çalışma gerektirdiğini gayet iyi biliriz.)
 
Zamanım olmadı ki, deriz. (Güldüm, ama kusura bakmayın.)
 
Deriz, deriz, deriz, bir sürü bahane uydururuz.
 
Ama bu bahaneler içinde bir bahane vardır ki başka hiçbir bahane onun yerini tutmaz. Ondan daha iyi, daha etkili, daha sadık bir bahane yoktur. O, bizi hiçbir zaman yarı yolda bırakmaz.
 
Zamanım olmadı, desek gülen çıkar belki, ama o bahane her yerde kabul görür.
 
Param yoktu, kursa gidemedim, desek, ne alakası var canım, mesele kursa gitmekse ücretsiz kurslar da var, diyen çıkabilir belki, ama onu öne sürdüğümüzde herkes başını sallar, bizi onaylar.
 
O bahane ne mi?
 
Bir şeyden, bir işten, birisinden güçlü bir şekilde etkilendiğimiz zaman içimizde kaçınılmaz olarak yükselen o yıkıcı hislere karşı giriştiğimiz savaşta bizi hiç yarı yolda bırakmayan o en güçlü silah ne mi?
 
Zekâ/yetenek şakşakçılığı.
 
Nietzsche’nin deyişiyle, “deha tapınısı”.
 
Bir başarının, güzel bir işin sebebini zekâ, yetenek gibi doğaüstü melekelerde arama eğilimi.
 
Örneğin 12 dil bilen birini görüp etkilendiğimizde, “Allah bana da o kadar zekâ vermiş olsaydı ben de o kadar dil bilirdim canım, ne var yani!” diyerek kendimizi avutma alışkanlığı.
 
Aslında bunun tadını çıkarmam gereken yerde, ne yapsam, çok zekisin, çok yeteneklisin, demelerine karşı çıkmamın sebebi bu.
 
Birisi bana, çok zeki veya yetenekli olduğumu söylediğinde, onu bunu söylemeye iten, daha doğrusu, bunu söylemek zorunda bırakan o psikolojik süreci çok iyi biliyorum çünkü.
 
Birisi bana çok zeki veya yetenekli olduğumu söylediğinde, bunu iyi niyetli bir iltifat olarak değil, tembelliğini, sabırsızlığını (kendimizi ne kadar avutsak da örneğin 12 dili akıcı bir şekilde öğrenebilmek için ne büyük bir emek ve sabır gerektiğini aslında gayet iyi biliriz) bastırmaya çalışan birinin çırpınışları olarak algılıyorum.
 
Tembel ve sabırsız olduğunu fark eden birinin (sabırsızlık, sevgisizliktir!), bu fark edişin içinde yarattığı kötü havayı dindirme çabası olarak algılıyorum.
 
Bu, beni üzüyor ve kızdırıyor.
 
Ama birinin kendini zekâ/yetenek tapınısıyla yatıştırması da değil beni asıl üzen ve kızdıran.
 
Beni asıl üzen ve kızdıran şey, insanların bu şekilde kendi ayaklarına çelme atmaları.
 
Her şeyi zekâya, yeteneğe bağlayarak kendi ayaklarına çelme takmaları, bunun sonucunda da yere kapaklanıp bir daha ayağa kalkamamaları, bir daha hiçbir şey için harekete geçememeleri, hiçbir istekleri, hayalleri için yol alamamaları.
 
Bu sözlerim, zaten hiçbir şey istemeyenlere değil.
 
Bir şey isteyip de, zekâ/yetenek tapınısıyla kendi ayaklarını kendileri bağlayanlara.
 
Şunu hiçbir zaman unutmayın:
 
Elbette herkes eşit derecede zeki veya yetenekli değil. Ama herkes yeterince zeki ve yetenekli.
 
Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki çocuklukta yapılan zekâ testleri, kişilerin yetişkinlik hayatlarındaki başarılarını hiçbir şekilde öngörmüyor.
 
Birinin ortalamanın üstünde zeki veya yetenekli olması asla ve asla başarı garantilemiyor.
 
Hatta aksine, özellikle Angela Duckwort’ın yetkinlikle ortaya koyduğu gibi, zekâ ve yetenek çoğunlukla olumsuz sonuçlar veriyor.
 
Bir şey yapmak isteyip, ben yeterince zeki veya yetenekli değilim, deyip kendilerini durduranlar:
 
Biliyorum, çocukluğunuzdan beri zekâ/yetenek tapınıcılarının arasında büyüdünüz. Anneniz babanız, öğretmenleriniz, komşularınız, arkadaşlarınız, herkes ama herkes durmadan zekâ/yetenek türküleri söyledi, söylüyor.
 
Bir sır vereyim mi?
 
Türkiye’de veya bir Türk ailesinde doğmuş büyümüşseniz bu konuda daha da dezavantajlısınız.
 
Çünkü, evet, her kültürde her toplumda zekâ/yetenek tapınıcıları çoğunlukta. Ama gelişmemiş ülkelerde “deha tapınısı” gelişmiş ülkelere göre çok daha gözde, çok daha revaçta oluyor.
 
Tamam, zekâ/yetenek tapınısı genlerinizde var. Başka türlüsünü düşünmek sizin için neredeyse imkânsız.
 
Ama elinizi kolunuzu bağlayan, biraz yürüyecek oldunuz ama ayağınıza çelme takan bu zekâ/yetenek putunu kırmak elinizde.
 
Bundan da ötesi: Eğer potansiyelinizi hakkıyla kullanmak istiyorsunuz bu putu kırmak zorundasınız.
 
Hz. İbrahim babasına ve kavmine, “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti. “Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk” dediler. İbrahim, “Andolsun, Siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
 
Bırakın, zekâ/yetenek masallarıyla gözlerinizi kamaştıranları, aklınızı uyuşturanları, üzerinize ölü toprağı serpenleri, içinize atalet salanları.
 
Hz. İbrahim onlara, ataları gibi büyük bir yanlış içinde olduklarını söyledi ve ekledi:
 
“Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.”
 
Anneniz babanız, öğretmenleriniz, komşularınız, arkadaşlarınız arkalarını döndükleri gibi zekâ/yetenek putuna şöyle hakiki bir tuzak kurun ve istediğiniz şeyi yapmak için hemen bugün yola koyulun.
 
***
 
Not: SIRA DIŞI ÖĞRETMEN Kezban Küçük ile 2018 MAYIS AYINDAKİ TÜBİTAK BİLİM ŞENLİĞİNDE ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUKLAR ve AİLELERİNİN KARŞISINDA SOHBET EDECEĞİZ. GELİN, DERİM. 🙂
 
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10156517810573538&set=a.500139018537.273685.673898537&type=3&theater

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir