“Bir şeye ulaşmak için, sadece istemek yetmiyor.”

İlk iş teklifini 17 yaşımda aldım.

Dünyanın en değerli markalarından birinin Türkiye Genel Müdürü ile lüks bir otelin barında oturuyorduk. Okumak için Almanya’ya gitmeme birkaç ay vardı. Hoşbeş, sohbet, derken, Semih, dedi, karşımda oturan ve her hafta milyonlarca avroluk anlaşmalar imzalayan adam. Sana iş teklifi yapıyorum. Gel, Almanya’ya gitme, hemen bizde çalışmaya başla. Gülümsedim, teşekkür ederim, ama gitmem lazım, dedim. Bunun üzerine, sana bir şey itiraf edeyim mi, dedi. Şu an yerinde olmak için neler vermezdim! Ben de hep müzisyen olmak istemiştim. Ama olmadı.

Belki de bütün dünyanın yerinde olmak isteyeceği bir adamın neden beş parasız bir konservatuvar öğrencisinin yerinde olmak istediği sorusu uzun yıllar aklımdan çıkmadı. Doğru cevabı bulduğumu sandığım anlar oldu, ama sonra bulduğum o cevaptan da tatmin olmadım. O sözleri gerçek, samimi bir itiraf mıydı, yoksa o ânın yoğunluğuyla ağzından çıkıveren duygusal bir laf mıydı, diye uzun yıllar sordum kendime.

Yerinde olmak isterdim, sözü daha sonra da peşimi bırakmadı. Almanya’da da, Çin’de de, Japonya’da da, Türkiye’de de, kimle konuşsam hep aynı şeyleri duydum: Ben de hep müzisyen olmak istemiştim. Ama olmadı. Yerinizde olmayı o kadar isterdim ki… Sanki bütün dünya müzisyen olmayı istiyor gibiydi.

Bu durumun yaptığım işle ilgili olduğuna inandım uzun yıllar. Gerçekten de müzik, dışarıdan bakıldığında çok çekici bir iştir. Seyirci sadece sahne ışıklarını, güzel kıyafetleri, alkışları görür ve gördüğü şey de son derece büyülüdür. Bu yüzden de yıllar boyu, herkesi, ben aslında müzisyen olmak istiyordum, ama olmadı, demeye iten şeyin müzisyen olmanın çekiciliği olduğunu düşündüm. Ama yanıldığımı anlamam çok uzun sürmedi.

Kitap çevirmeye başladım ve bir anda dünyada herkesin aslında kitap çevirmek istediğini fark ettim. Kimle konuşsam, ne kadar şanslısınız, ben de hep kitap çevirmek istemiştim, ama olmadı, diyordu. Çevirmen arayışında olan yayınevlerinin bana danıştığını öğrenen bir hanım gönderdiği e-mailde Türk halk şiirinin en güzel mânilerinden birini kaleme almış, “Semih Bey Semih Bey, İsterim bir çeviri kitabım olsun, Üzerinde kocaman adım yazsın,” diye yazmıştı. Şaka değil.

Sonra serbest editörlüğe başladım ve her şey tepe taklak oldu. Dünyaya dair o güne kadarki bütün bilgimin yanlış olduğunu anladım. İnsanlar aslında ne müzisyen ne de kitap çevirmeni olmak istiyorlarmış. Editörlük yapmaya başladığımda fark ettim ki herkesin hayallerini aslında editör olmak süslüyormuş. Amerika’nın en saygın üniversitelerinden birinde araştırmalar yapan bir doktor hanım dışarıdan editörlük yaptığımı duyunca, biliyor musunuz, demişti, ben de hep editör olmak istiyordum. Açık söyleyeyim, kitap okumayı sevmem. Yazmayı da. Benim işim düzeltmek. Benim aslında editör olmam gerekti, ama olmadı. (Bu da şaka değil.)

Derken, yazmaya ve yazarak para kazanmaya, ömür boyu başka hiçbir iş yapmama gerek kalmayacak kadar para kazanmaya başladım. Artık bir mesleğim daha olmuştu. Meslek haneme bir iş daha yazılınca, birisi, ne iş yapıyorsunuz, diye sormasın diye dua eder oldum. Bütün mesleklerimi, yani gerçeği söylesem olmuyordu. Karşımdakiler beni ya bir yalancı ya da maymun iştahlı biri olarak görüyordu. Bir işte uzmanlaşmak için en az 10.000 saat çalışmak gerektiği söylenir. Mesleğim, dediğim her işte 10.000 saati geride bıraktığımı söylesem de değişmiyordu bu. O yüzden, ben de gerçeği saklamaya, o an aklıma ne eserse onu söylemeye başladım. Bazen, müzisyenim, bazen, kitap çevirmeniyim, bazen de, yazarım, diyordum.

Yazarak yaşadığımı söylediğim zaman da sonuç değişmiyordu. Kime, yazarım, desem, tıpkı müzisyen veya çevirmen olduğumu söylediğim zamanlar olduğu gibi, bana, hayatta en büyük isteğinin yazar olmak olduğunu söylüyordu. Kimle ama kimle konuşsam, eğer yazdığımı biliyorsa mutlaka, yazar olmak istediğinden bahsediyordu. Mesela bir kafede yazdığım bir gün, yazıyla da kitapla da pek ilgisi olmadığı her halinden belli bir garson kadın, yazdığımı gördüğü için, benden hesabı alırken, gençken iyi şiirler yazdığını, şair olmak istediğini, ama elinden tutan olmadığı için isteğine ulaşamadığını, bunun o zamandan beri içinde bir ukde olarak kaldığını söyleme ihtiyacı duymuştu. Hayatta ilk defa ata bindiğim gün, atımı çeken seyise yazar olduğumu söylediğimde, çocukluğundan beri yazar olmak istediğini, ama şartların izin vermediğini söylemişti.

Bütün bu yaşadıklarım sayesinde artık şunu anladım:

Müzisyen olduğumu söylediğim herkesin, ben de müzisyen olmak istiyordum, ama olmadı, demesinin sebebi, müziğin cazibesi değildi.

Herkesin kitap çevirmek istediği falan yoktu.

Benim aslında editör olmam gerekti, ama olmadı, diyen doktor hanım editör olmak istediğine muhtemelen o an karar vermişti.

Herkesin hayallerini yazar olmak falan süslemiyordu.

Olan şuydu:

O an beni görüyorlardı. Gördükleri şey, bir şekilde hoşlarına gidiyordu ve içlerinde bir anda başka biri olma isteği uyanıyordu. Kafalarında bir anda farklı bir varoluş ihtimali canlanıyordu.

Edebiyatın gücünü aldığı şey de bu duygudur tam da: Okuduğumuz bir romanda kendimizi bir kahramanın yerine koyarız, başka biri olduğumuzu hayal ederiz ve sıkıcı günlük yaşamımızdan sıyrılıp kendimizi birkaç saniyeliğine de olsa başka biri gibi hissetmekten büyük zevk duyarız.

İşte, hangi işimi söylesem, oldum olası o işi yapmak istediğini söyleyen insanların yaşadığı da bundan farklı bir şey değildi. Beni görüyorlar ve içlerinde bir anda, farklı biri olma isteği uyanıyordu. Ama beyinleri onlara bir oyun oynuyor, kafalarının içinde birkaç nokta yanlış bir şekilde birleşiyor ve aslında oldum olası o işi yapmak istediklerine inanmaya başlıyorlardı.

Ben hesabı öderken, gençken şair olmak istediğini anlatan garson kadının yalan attığını düşünmüyorum. Eminim ki o zaman gerçekten de şair olmak istemişti. Ama belli ki çok istememiş ve bu isteğini kısa süre sonra da unutmuştu. Çünkü eğer bunu gerçekten istemiş olsaydı sebat eder ve en azından, şair olmak için kimsenin elinden tutmasına ihtiyacı olmadığını anlayacak kadar da olsa bir şiir bilinci edinirdi. Ama o gün beni yazarken görünce ne olduysa oldu ve içinde bir yazma isteği uyandı. İçinde o an beliren bu istek, gençliğinde duyduğu şair olma isteğiyle birleşti ve garson kadın, içinde şiir yazma isteği taşımadığı aradaki otuz yılı unutup, oldum olası şair olmayı istediğini düşünmeye başladı. Atımı çeken seyis de hayatında bir an kesin yazar olmayı istemişti. Ama o kadar işte. Sadece bir an. Fakat o gün benim yazarak geçindiğimi duyunca içinde, belki, ne kıyak iş, keşke yazar olsaymışım, gibi bir pişmanlık, belki de, yazar olsam kitaplarda ismim yazar, gibi büyülü bir hayalle bezeli bir duygu uyanmış ve bir anda, aslında hep yazar olmak istediğini düşünmeye başlamıştı.

Bunları yaşadığım için artık kimsenin, hep bunu yapmak istemiştim, hep şunu olmak istemiştim, demesine inanmıyorum. Birisi bir isteğinden söz ettiği zaman kendime hemen, karşımdaki insanın bu isteğine ulaşmak için hayatında herhangi bir fedakârlık yapıp yapmadığını, bir şeylerden feragat edip etmediğini soruyorum. Eğer bu soruya cevabım hayır ise karşımdaki insanın yukarıda tarif ettiğim gibi bir düşünce yanlışına kapıldığını ve kendini kandırdığını anlıyorum.

Çünkü bir şeyi gerçekten isteyen insan, istiyorum, demekle kalmaz, hayatını o isteğine göre kurar.

Hayattaki bütün kararlarını isteğine bir adım daha yaklaşmasını sağlayacak şekilde alır.

İsteğine bir şekilde engel olacak hiçbir şeyi, hiçbir teklifi ne kadar çekici olursa olsun kabul etmez, edemez.

Bütün çağların şairi Rilke de (benim de çevirdiğim) “Genç Şaire Mektuplar”da buna işaret ediyor ve mektup yazıp ondan şairliğin ipuçlarını öğrenmeye çalışan Genç Şair’e büyük bir hayat dersi veriyor:

Eğer yazmak istiyorsanız “tek bir yol var,” diyor Rilke. “Kendi içinize gidin. Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız, yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize. Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Yazmak zorunda mıyım? Derin bir cevap bulmak için deşin içinizi.”

Buraya kadar, gerçekten istiyor musunuz, onu anlayın, diyor Rilke. Ama hemen ardından, sadece, istiyorum, demekle hiçbir şeye ulaşılamayacağını çok iyi bildiği için de ekliyor:

“Ve bulduğunuz, sorunuzu tasvip eder nitelikte bir cevapsa eğer, eğer ki bu ciddi sorunun karşısına kuvvetle ve basitçe, Yazmak zorundayım, diyerek dikilebiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun hayatınızı; yaşamınız o zaman, en önemsiz ve değersiz saatine varana dek bu güçlü içsel dürtünün bir işareti ve kanıtı olmalı.”

Bir şeye ulaşmak için, sadece istemek yetmiyor.

Hayat kimsenin önüne, sırf istiyor diye istediklerini sermiyor.

İsteklerine ancak, hayatlarını içlerindeki o büyük isteğe göre kuranlar ulaşıyor.

Elinizden tutan olsa da, olmasa da durum aynı.

Şans sadece, istekleri için başka her şeyden feragat edenlere gülüyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir