“Benim işim sorun çözmek. Sorun etmek değil.”

can i order antabuse online “Benim işim sorun çözmek. Sorun etmek değil.”

http://maybecarolynmay.com/category/lifestyle/tips-tricks-lists/ Bu iki cümle benim hayat felsefemin bir parçası.

enter Yaklaşık bir sayfadan oluşan bir hayat felsefem var. Hayatımı yönlendiren ilkelerimin toplandığı bütün bu.

Ve bu ilkelerden biri de bu:

“Benim işim sorun çözmek. Sorun etmek değil.”

Çok basit bir cümle bu.

Ama basit olduğu kadar da hayati.

Basit olduğu kadar da hayat değiştiren bir cümle bu.

Çünkü hayatınızı bu ilke ışığında yaşamaya karar verirseniz her şey ama her şey değişiyor.

Kendinize ve başkalarına bakışınız değişiyor.

Yaşadıklarınıza bakışınız değişiyor.

En önemlisi de, başkalarının, toplumun, şartların vs. dikte ettiği hayatı yaşamaktan kurtuluyor, kendi çizdiğiniz hayatı yaşamaya başlıyorsunuz.

Ne var ki bu ilkeyle yaşamak öyle kolay değil. Çünkü konuştuğunuz insanların yüzde 99.9’unun hayat felsefesi, “Benim işim sorun etmek.” oluyor.

Herkes bir şeylerden, en çok da kendinden yakınıyor.

O kadar ki, yakındıkları şeyi çözmelerini sağlayacak bir çözüm sunsanız bile bu çözümü ellerinin tersiyle itip, ağız tadıyla yakınmaya devam ediyorlar.

Bir editör arkadaşım var.

Bir gün yayınevinde sohbet ederken çalışma şartlarından ve aldıkları paradan yakınmaya başladı.

Tesadüf bu ya, elimde tam da ona göre bir iş vardı. Hem de ne iş. En fazla bir hafta çalışacak. Bunun karşılığında dört aylık maaşı kadar para alacaktı.

“Ayrıca,” dedim, bu teklifimi ona açtıktan sonra. “Eğer yaparsan sana başka işler de veririm. İster işini bırakırsın. İster ek iş olarak yaparsın.”

Durmadan ağır çalışma koşulları ve aldığı düşük maaştan yakınan editör arkadaşım ne yaptı, dersiniz?

Söylediğim şeyi bir saniye bile düşünmedi. Eski alışkanlıkla yakınmaya, tadını çıkara çıkara yakınmaya devam etti.

Bu tavrı beni o zaman çok şaşırtmıştı. Çünkü o zaman, yakınan insanların bir çözüm beklentisi içinde yakındıklarını düşünüyordum.

Fakat her gün farklı yaştan, yaşam biçiminden, meslekten ve hayat görüşünden gelen çok sayıda insanla konuşarak geçirdiğim yılların ardından bir şeyi anladım:

İnsanlar, hele de Türkiye insanı bir çözüm bulmak için yakınmıyor.

Bir çözüm beklediği için yakınmıyor.

Yakınmak için yakınıyor.

Alışkanlık olduğu için yakınıyor.

Başka anlatacak şeyi olmadığı için yakınıyor.

Ancak bu şekilde ilgi çekebildiğini fark ettiği için yakınıyor.

Bir kesim kahvede yakınıyor.

Kahvede yakınan, hükümet kurup hükümet batıranlarla öteden beri dalga geçen güya eğitimli kesim de kahve muhabbetini Facebook’a, Twitter’a taşıyor. Onlar da burada bir şeylerden, hükümetten, devletten, hayattan, hayat koşullarından yakınıyor.

Geçen gün bir Hanım ile telefonda konuşuyoruz. Uzun uzun bir sorununu anlattı. Bende de çözümü vardı. Söyledim. Hiç dert etmeyin, dedim. Sorununuzun çözümü bu.

Buna karşılık, bana dakikalarca sorununu anlatan Hanım ne yaptı, dersiniz?

Söylediğimi bir an bile düşünmeden sorununu yeni baştan anlatmaya devam etti.

Çözüme bir saniye bile ayırmadan sorunu anlatmaya devam etti.

Bu durumla karşılaşmadığım gün yok gibi.

Bana yardım isteğiyle yazan insanların çok büyük kısmının aslında sorunlarıyla çok mutlu olduklarını fark etmediğim gün hemen hemen yok gibi.

Ben de bu yüzden, birisi sorununa getirdiğim çözümü hiç önemsemeyip dert anlatmaya devam etse de aynı şeyleri sabırla dinlemeyi öğrendim.

Her şeyden ve en çok da kendilerinden, kendi kendilerinden yakınmayı yaşam biçimi haline getirmiş insanları sabırla dinliyor ve onlara sunduğum veya gösterdiğim çözümü umursamadıklarını bilsem de konuyu bıkmadan usanmadan tekrar tekrar çözüme getiriyorum.

Fakat o gün dayanamadım ve ona sunduğum çözüme hiç değer vermeyip sorunu anlatmayı sürdüren Hanım’ın sözünü kesip, ama, dedim, her şeyi, bütün sorunu yine baştan anlatıyorsunuz. Oysa şimdi size çözümü gösterdim. Ne rahatladınız ne sevindiniz ne de şaşırdınız. Benim sözüm biter bitmez, bir saniye bile ara vermeden sorunu yeni baştan anlatmaya başladınız.

Bana kalırsa, dedim, eğer kendinize yeni bir sorun daha arıyorsanız söyleyeyim:

En büyük sorununuz bu.

Siz de Türkiye’nin ezici çoğunluğuna katılmış, onlar gibi bir insan olmuşsunuz.

Durmadan ne istemediğini anlatıp ne istediği hakkında zerre fikri olmayan insanlardan biri olmuşsunuz.

Ne istemediği konusunda doktora yapmış ama ne istediğini hiç bilmeyen insanlardan olmuşsunuz.

Hayatları, “O değil, bu değil, bu da değil,” demekle geçen ama bir türlü, BU, diyemeyen insanlardan olmuşsunuz.

Durmadan, “Yok, onu demek istemiyorum, yok, bunu da demek istemiyorum, yok, şu da değil demek istediğim,” diyen ama bir türlü, tam olarak bunu demek istiyorum, diyemeyen insanlardan olmuşsunuz.

Günleri sorun anlatmakla geçerken çözüme metelik koklatmayan insanlardan olmuşsunuz.

Soruna, sorun etmeye âşık olmuş insanlardan olmuşsunuz.

“Haklısınız Semih Bey”, dedi bunun üzerine telefonun diğer ucundaki Hanım. “Bunu bu yaşıma kadar hiç fark etmemişim. Galiba en büyük sorunum bu.”

O Hanım bu söylediklerimle ne yapacak, sözlerim onda ne gibi bir etki yapacak, bilmiyorum.

Ama ben kendime hayat felsefemin parçası o ilkeyi her gün bir kez daha hatırlatıyorum:

“Benim işim sorun çözmek. Sorun etmek değil.”

Çünkü başkalarının değil, kendi hayatımı yaşamak istiyorum.

Çünkü hayatımı Erdoğan’a söverek geçirirsem Erdoğan’ın kölesi olacağımı biliyorum.

Durmadan “şartlar”a söverek yaşarsam “şartlar”ın kapanından hiçbir zaman kurtulamayacağımı biliyorum.

Ben ise özgürlüğü seçiyorum.

İstediğim hayatı yaşamayı seçiyorum.

Çözümü seçiyorum.

Kendimi seçiyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir