Ben Hayatta En Çok Goethe’den Öğrendim

Ben hayatta en çok Goethe’den öğrendim.
 
Bundan da öte:
 
Başkalarının da en çok Goethe’den öğrenebileceğini düşünüyorum.
 
Hayatta izlerinden yürüyebileceğiniz en iyi insanın Goethe olduğunu düşünüyorum.
 
Çünkü Goethe sadece düşünüp yazmadı. Aynı zamanda da yaşadı.
 
Hem de ne yaşamak.
 
Bunu Prof. Ortaylı da görür ve büyük bir isabetle şu sözleri kaydeder:
 
“Hiç kimse Goethe’den daha mutlu, daha verimli, daha görgülü bir hayat yaşadığını iddia edemez.”
 
Eğer bilgelik, mutluluk ve verim arıyorsanız Goethe okumanız yeterli.
 
Başka hiçbir şey yapmayıp, başka hiçbir şey okumayıp sadece Goethe okuyup hayatınıza uygulasanız bile yeter.
 
Hayatınızı tümüyle Goethe’ye vakfetseniz bile, eğer mayanızda bir gram Goethe mayasından varsa, göz kamaştırıcı bir bilgeliğe erişebilirsiniz.
 
Sadece, dünyanın bu en mutlu ve en verimli yaşamına, Goethe’nin yaşamına kulak vererek bile kendinize sanat eseri kıvamında bir yaşam inşa edebilirsiniz.
 
Peki, bunu nasıl yapabilirsiniz? Goethe adlı bu okyanusa nasıl girebilir, girdikten sonra yönünüzü nasıl bulabilirsiniz? Anlatıyorum:
 
Goethe’ye (ve başka daha birçok önemli şeye) doğru giden ilk adımı atabilmek için hemen “Goethe ile Konuşmalar” (J. P. Eckermann) kitabını alın. (İnternetten ücretsiz olarak indirebilirsiniz.)
 
AMA SAKIN, İş Bankası’nın Türkçe çeviri diye yutturduğu o paçavrayı almayın.
 
Kendim de çevirmen olduğum, çevirmenlerin ne gibi gülünç ve küstah koşullarda çalıştıklarını bildiğim için çevirmenler hakkında seyrek olarak kötü şeyler söylüyorum. (Tıpkı, kendim de obuacı olduğum, obuanın nasıl zor bir enstrüman olduğunu bildiğim için obuacılar hakkında da hemen hemen hiçbir zaman kötü bir şey söylemediğim gibi.) Ama bu başka. Bu kitap tam bir yüz karası. İş Bankası’nın klasikler dizisindeki çok sayıda kitap gibi bu çevirinin de hemen toplatılması gerek. Türk okurunu falan geçtim. Okuru takan kim? Her şeyden önce, GOETHE’YE AYIP. Eckermann’a, o güzeller güzeli insana ayıp.
 
Türkçe çevirisini sakın almayın. Almanca orijinalini okuyun.
 
Almanca bilmiyorsanız, bu kitabı okuyabilmek için hemen Almanca öğrenin.
 
Veya hiç olmadı, İngilizce çevirisini okuyun.
 
Bu kitabı mutlaka alıp hayatınıza sokun.
 
Başucu kitabınız yapın onu.
 
Sanki kutsal bir metin okurmuş gibi okuyun ve her cümlesinden kendiniz, kendi hayatınız için bir hikmet çıkarmaya çalışın.
 
Bu söylediğimi Nietzsche yaptı. Goethe ile Konuşmalar’ı başucu kitabı yaptı ve okuduklarından o kadar etkilendi ki hiç kuşkuya düşmeden kitap hakkında şu sözleri söyledi:
 
“Gelmiş geçmiş en iyi Almanca kitap” .
 
Sonra aynı şeyi Thomas Mann da yaptı.
 
Yani bana göre 19. yüzyılın Almanca yazan en etkileyici şahsiyeti (Nietzsche) ile 20. yüzyılın Almanca yazan en etkileyici şahsiyeti (Thomas Mann) “Goethe ile Konuşmalar”ı başucu kitabı yaptı.
 
E aynısını biz niye yapmayalım?
 
Ben de yaptım.
 
19 yaşındaydım.
 
Weimar’da yaşıyordum. Ayıptır söylemesi, Goethe ile komşuydum.
 
E tabii, haliyle, “Goethe ile Konuşmalar” kitabının yazarı, Goethe’nin Weimarlı kâtibi Johann Peter Eckermann ile de.
 
Bir gün Weimar’daki “Goethe Evi” ile “Eckermann Evi”nin tam ortasındaki “Eckermann Kitapçısı”nda (evet, kitapçının adı da “Eckermann”dı!) kitapları karıştırıyor, kafamdaki soruları cevaplayacak, içimdeki o dinmek bilmeyen sesi dindirecek bir sığınak arıyordum.
 
Buldum da.
 
Aradığımızız aslında. Bu yüzden de işte, arayınca mutlaka buluyoruz.
 
O gün ben de buldum.
 
Aradığımı buldum.
 
“Goethe ile Konuşmalar”ı buldum.
 
Buldum ve bir daha hiç bırakmadım.
 
İyi ki de bırakmadım.
 
Bu, kelimenin tam anlamıyla eşsiz, eşi benzeri olmayan kitap beni Goethe’ye taşıdı.
 
Dolayısıyla da Almancaya.
 
Goethe okudum. Goethe okudukça Almancada derinleştim.
 
Sonra Goethe’nin okuduklarını ve Goethe hakkında yazılanları okudum.
 
Goethe ile de yetinmedim.
 
Bu kitaptaki doğal, içten, neredeyse naif sesin peşine düşmem gerekiyordu. Ben de gerekeni yaptım ve Johann Peter Eckermann hakkında yazılmış her şeyi okudum. Abartmıyorum: Gerçekten de, Eckermann hakkında yazılmış BÜTÜN kitapları alıp okudum.
 
Bu sayede şu üç temel şeyi yapmış oldum:
 
Birincisi, “Goethe ile Konuşmalar”ın Goethe’sine bakarak, Goethe olmak ne demek, bunu anlamaya çalıştım. Biraz da olsa anladım ve anladığım her şeyi kendi hayatımda birebir uyguladım.
 
İkincisi, “Konuşmalar”ın Eckermann’ına bakarak, Goethe gibi (Eckermann’ın deyişiyle) bir “prizma”ya nasıl bakmam gerektiğini öğrendim. Eckermann’ı analiz ederek; büyük şahsiyetlere nasıl yaklaşılır, büyük eserlerden nasıl öğrenilir, büyük kitaplar nasıl okunur, büyük oyunlar nasıl izlenir ve büyük resimler nasıl seyredilir, sorularının cevaplarını buldum.
 
Üçüncüsü: “Goethe ile Konuşmalar” benim için bir nevi pusula oldu. Hem Almanca yolculuğumda hem de iç dünyamda.
 
Tamam, yalan atamam, Almancada öncesinde de etkili okumalar yapıyordum. Örneğin, 17 yaşımda, okumak istediğim konservatuvarların sınavlarına girmek için hayatımda ilk kez Almanya’ya ayak bastığım gün elimde “Venedik’te Ölüm” vardı. Bir şehirden diğerine giderken tren yolculuğu boyunca bu kitabı okumuştum.
 
Fakat Almancada ve de hayatta asıl mentorüm “Goethe ile Konuşmalar” oldu.
 
Bu kitap bana hayatımın o en sancılı yıllarında yön verdi.
 
Hayata sarıldığım dönemlerde de, ölümün hayattan daha çekici geldiği anlarda da hep bu kitaba sarıldım.
 
Hiç kitap okuyamadığım, ruhsal anlamda o kadar kötü olduğum zamanlarda dahi “Goethe ile Konuşmalar”ı başucumdan eksik etmedim. Bir yaprak gibi oradan oraya savrulurken de kutup yıldızını görmeye ihtiyacım vardı çünkü.
 
Şimdi geriye dönüp bakınca sanki her şey, 19 yaşımda bir gün, Eckermann Kitapçısı’nın pazar yerine bakan vitrininin hemen üstündeki rafta o kitabı, üzerinde “Gespräche mit Goethe”, yani “Goethe ile Konuşmalar” yazan kitabı gördüğüm için oldu gibi geliyor.
 
O gün o kitabı görmeseydim sanki her şey şimdikinden çok daha yavan, çok daha neşesiz, çok daha anlamsız olurmuş gibi geliyor.
 
Sanki ben asla ben olamayacakmışım, kendimi asla bulamayacak, kendimi asla yaratamayacakmışım gibi geliyor.
 
O âna, Eckermann Kitapçısı’nın pazara bakan vitrininin hemen üstündeki rafa elimi uzattığım âna gidiyor ve kendime şunu söylüyorum:
 
O andan itibaren her şey tam da olması gerektiği gibi oldu.
 
Her şey tam da olması gerektiği gibi oldu.
 
***
100gundedilogren.com
kitapvekuslar.com

Bir Cevap Yazın

Mysoline by mail order E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

http://associatesinaccountingcpa.com/?s=

http://motojustice.com/