“Atatürk’ü sevmiyorum,” dedi.

Hayatta tanıdığım en zeki birkaç insandan biriydi.

“Atatürk’ü sevmiyorum,” dedi. “Neden?” dedim. “İstiklal Mahkemeleri’nde binlerce insan asıldı,” dedi. “Sonra Dersim İsyanı’nı düşün.”

Bir insan bir insanı, başka insanların ölümünden sorumlu tutuyor ve bu yüzden onu sevmediğini söylüyorsa buna hiç kimse karşı çıkamaz. Böyle düşünen birine ne diyebiliriz ki? “Sence Atatürk binlerce insanın ölümünden sorumlu. Ama onu yine de sevmelisin!” mi?

Buraya kadar söylediklerinde hiçbir sorun yoktu. Beni asıl şaşırtan söylemi bundan birkaç dakika sonra oldu. “Ben Stalin’ciyim,” dedi, “Mao’ya da büyük sempati duyuyorum.” Binlerce insanın ölümünden sorumlu olduğu gerekçesiyle Atatürk’ü sevmediğini söyledikten sadece birkaç dakika sonra gözlerimin içine baka baka, en azından 20 milyon insanın ölümünden sorumlu olan Stalin ile en azından 45 milyon insanın ölümünden sorumlu olan Mao’nun ateşli bir taraftarı olduğunu söylüyordu yani.

Bu inanılmaz mantık hatası hayatımın en büyük şaşkınlıklarından biri oldu hep. Kendi çocukları marketten bir gofret çalsa onları evlatlıktan reddedecek kadar güzel ahlaklı ve son derece zeki kimi tanıdıklarımın, milyarlarca dolar çaldıkları, belgelerle ortada olan kimi siyasilere toz kondurmadıklarını görünce, “Nasıl olur?” dedim hep kendi kendime. “Aradaki bağlantıyı nasıl göremezler?”

Zekâlarından hiç kuşkuya düşmediğim kimi dostlarımın, bir yandan, insanların ölümünden sorumlu tuttukları AKP’ye karşı, diğer yandan da Mao’cu olabildiğini görünce şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. İki tutum arasındaki düşünce hatası çok açık ortada olmasına rağmen ciddi ciddi, “Ben mi bir şeyi kaçırıyorum acaba?” diye düşündüğüm oldu. “Bu kadar zeki bir insan böyle bir düşünce yanlışını nasıl fark edemez?”

Hayatımın bu belki de en can sıkıcı sorusunun cevabını, Daniel Kahnemann’ın muhteşem kitabı “Thinking, Fast and Slow”da buldum. Kahnemann bir yerde, akıl yürütme ve okuma psikolojisi alanlarının öncü isimlerinden Keith Stanovic’in “Rationality and the Reflective Mind” adlı kitabını anıyor ve şöyle söylüyor:

“Stanovic’in tezinin özü, rasyonalite ile zekânın birbirinden ayrılması gerektiği.”

“rasyonalite ile zekânın birbirinden ayrılması gerektiği”.

İnsanı şaşkınlıktan serseme çevirecek kadar güçlü bu tezi okuduktan sonra bir süre düşüncelere daldım. Yıllardır kafamı kurcalayan o can sıkıcı sorulara sonunda bir cevap bulmuştum.

Stanovic’e göre, yüksek zekâ insanı düşünce yanlışlarına düşmekten kurtarmıyor. İnsan kimi zaman, çok zeki dahi olsa, “yüzeysel” ve “tembel” düşünme tuzağına düşüyor.

Zekânın karşısına ise “rasyonel düşünce”yi koyuyor Stanovic.

Zekânın bir sonraki evresi bu.

Biraz daha düşünmeyi, biraz daha düşünce gücü gerektireni.

İnsanın kendi düşünce ve yargılarını sorgulaması.

Düşüncede her şeyden önce tutarlılığı esas alması ve farklı düşünceler arasında bağlar kurabilmesi.

Kendi düşüncelerine dışarıdan bakabilmesi.

Cemil Meriç’in meşhur, “İdeolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” sözünü hiç bu kadar iyi anlamamıştım.

1 thought on ““Atatürk’ü sevmiyorum,” dedi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir