“70 yaşımdan sonra İtalyanca öğrenebilir miyim?”

“Semih Bey merhaba.

Size bir sorum olacak:

Ben 72 yaşındayım ve İtalyanca öğrenmek istiyorum. Sizce bu yaştan sonra başarabilir miyim?”

Çok değerli bir takipçimden aldığım bir soru bu.

72 yaş, çoğunluğun gözünde yeni bir dil öğrenmeye başlamak için en ideal yaş olarak görülmediğinden bu soru üzerine çok düşünmezdim belki de. Bu soru makul bir soru aslında.

Cevabı çok açık olsa da ve okuyucuma, “Tabii ki başarırsınız. Hatta çoğu yirmilik, otuzluklardan çok daha iyi öğrenirsiniz,” diye yazmış olsam da bu soru düşündürdü beni.

Düşündürdü, çünkü aynı soruyu yirmi yaşındakilerden de alıyorum, otuzlarındakilerden de, kırk, elli yaşlarındakilerden de.

Sadece dil öğrenmeye ilişkin olarak da değil. Artık ne yapmak istiyorlarsa o alanla ilgili tereddüt içinde olan insanların en çok öne sürdüğü şey yaşları oluyor. Şaka değil, yirmi yaşında kızlar, yirmi beş yaşında oğlanlar, şunu şunu yapmak istiyorum ama geç kaldığımı hissediyorum, diyorlar. Oldum olası Fransızca öğrenmek istiyordum, ama 27 yaşıma geldim, ne yapacağım? diye soruyorlar. İşte, bu çok düşündürücü. Üzücü. Kaygı verici ve çok düşündürücü.

Kimileri bu yaklaşımı mükemmeliyetçilik olarak değerlendirebilir. Yani, bir işi çok iyi, hatta en iyi bir şekilde yapamayacaksam hiç yapmayayım, anlayışı.

Evet, buna toplumda mükemmeliyetçilik adı veriliyor. Çoğunluk mükemmeliyetçiliği olumlu bir şey olarak görüyor, öyle değerlendiriyor.

Oysa mükemmeliyetçilik denilen şey en büyük düşmanımız. Çünkü çok sinsi. Bize güler yüzle yaklaşıyor. Kendini bize iyi bir şeymiş, iyi bir özellikmiş gibi kabul ettirdiği için onunla savaşmak aklımıza bile gelmiyor.

Bir de, başkalarına kendimizi anlatırken mükemmeliyetçi olduğumuzu söylemek iyi oluyor. Yani hiçbir şey yapmasanız, hiçbir şeye emek vermeseniz bile mükemmeliyetçi olabiliyorsunuz. Hiçbir şey başarmasanız bile kendinizi rahatlıkla mükemmeliyetçi olarak nitelelendirebiliyorsunuz. Bu yüzden de, çok rahat, çok korunaklı bir sığınak bu. Dünyadan, hayattan, kendimizden, geleceğimizden kaçıp mükemmeliyetçiliğe sığınıyoruz.

Peki, mükemmeliyetçiliği ben nasıl görüyorum?

Mükemmeliyetçilik kocaman bir balon. Bir uydurma, bir yalan. Gerçek değil, çünkü hayatın, insanın gerçeğine uymuyor. Bir söz sadece. Boş bir laf.

Hayatta mükemmellik diye bir şey yok. Her şey nasılsa öyle. Ama hiçbir şey mükemmel değil.

Hele de yaptığımız, yarattığımız, ürettiğimiz şeylerin mükemmel olmasının imkânı yok.

İyi şeyler yapabiliriz. Hatta harika şeyler yapabiliriz. Ama iyi, harika şeyler yapabilmek için yüzlerce defa da kötü, vasat şeyler yapmamız gerekiyor.

Örneğin, bugün mükemmel bir şey yazacağım, diye düşünsem hayatta bir şey yazamam. Mükemmelliği geçtim, bugün iyi bir şey yazacağım, desem de bir şey yazamam. Ben sadece yazıyorum. Her gün, her gün, her Allah’ın günü bir şeyler yazıyorum. Yazdıklarımın bazıları kötü oluyor. Bazıları vasat oluyor. Ama kimi zaman da iyi şeyler yazıyorum. Neden biliyor musunuz? Sayısız defa kötü ve vasat şeyler yazdığım için. Her gün yazdığım, yazmayı hiç bırakmadığım için.

Aynısı enstrüman çalışırken de geçerli, dil öğrenirken de, seramik yaparken de, iş kurarken de geçerli.

Bir dili öğrenmeye başladığımda, şu dili çok iyi öğreneceğim, diye düşünmüyorum. Falanca kişi benden çok küçük ve bu dili öğrenmeye benden çok önce başlamış, diye düşünmüyorum. Nasıl her gün yazıyorsam, her gün de dil öğreniyorum. Çünkü dil öğrenmeyi seviyorum.

Diyelim ki (şu an öğrendiğim dillerden) Farsçada çok ilerleyemedim. Diyelim ki dünyada benimle birlikte Farsça öğrenmeye başlayan herkes bundan 1 yıl sonra benden daha iyi Farsça bilecek. Bundan bana ne! Ben Farsça öğrenmeyi seviyorum. Kim benim elimden dil öğrenme zevkini alabilir?

Diyelim ki hiçbir zaman büyük bir yazar olamayacağım. Diyelim ki hiçbir zaman bir kitabım yayımlanmayacak. Bundan bana ne! Ben yazmayı sevdiğim için yazıyorum. Kim elimden yazma mutluluğunu alabilir?

Başkaları daha iyi dil bilse ne olur? Başkaları benden daha iyi yazsa ne olur? Farsçada yetkinliğe erişemesem, hiçbir zaman “mükemmel” yazamayacak olsam ne olur? Ben yazmayı seviyorum ve her gün yazıyorum. Ben dil öğrenmeyi seviyorum ve her gün dil öğreniyorum.

Yaşlarını öne sürenlerin bir sonraki sözü, emeklerimin boşa gitmesinden korkuyorum, oluyor.

Emekleriniz niye boşa gitsin?

O süre içinde örneğin dil öğrenmek yerine ne yapacaktınız da, dil öğrenirsem onu yapamam, diye endişeleniyorsunuz?

Televizyon mu izleyecektiniz? Yemek mi yiyecektiniz? Playstation mı oynayacaktınız? Kızlarla, oğlanlarla mı gezecektiniz?

Eğer on beş gün içinde NASA tarafından uzaya falan gönderilmeyecekseniz, boş yere dil çalışırsanız muhtemelen bu saydıklarımdan birini yapamamaktan korkuyorsunuz. Günlük alışkanlıklarınızı yapamamaktan yani.

Tamam da, dil öğrenmek veya yapmayı istediğiniz o şey neyse artık o, bunlara niye engel olsun? Yapmak istediğiniz işe her gün bir iki saat ayırmanız sizi hangi günlük alışkanlığınızı yapmaktan alıkoyabilir?

Veya alıkoysa ne olur? Örneğin birkaç gün önce Latince öğrenmeye başladım. Diyelim ki Latinceye bu sene 300 saatimi vereceğim ama hiçbir yere varamayacağım. Böyle bir şey nasıl olacak, nasıl olabilir, bilmiyorum, ama sizin mantığınıza göre öyle oldu diyelim. Yani bir insanın istediği bir şey uğrunda emeklerini gerçekten de boşa harcayabileceğini varsayalım ve bu sene 300 saatimi boş yere Latinceye harcayacağımı farz edelim. Peki, bu düşünceden niye korkayım? O 300 saatte Latince çalışmayıp ne yapacaktım da Latinceye vereceğim 300 saatime yanayım? Kızlarla mı gezecektim? Televizyon izleyip cips mi yiyecektim? Konu komşuyla kavga mı edecektim?

Birinci soru: Latinceye çalışırken bunları yapamam mı? İkinci soru: Yapamasam ne olur?

Günlük hayatlarımızda yaptığımız hangi iş, sevdiğimiz, uzun zamandır yapmayı istediğimiz bir iş uğruna çalışmaktan daha güzel, daha değerli, daha zevkli, daha anlamlı olabilir ki?

Emeklerimin boşa gitmesinden korkuyorum, diyorlar. Sonra da ekliyorlar: Ya başaramazsam?

Neyi başaramayacaksınız? Hayatta bir zirve noktası falan var da, benim mi haberim yok? Hangi işte Nirvana’ya ulaşıyoruz, hangi işte, tamam, şimdi oldum, diyebiliyoruz.

Mutlak başarıya ulaştığımız bir iş yok ki. Bunun da ötesinde, mutlak başarı diye bir şey yok. Her gün bir önceki günden bir parça daha iyi olmak var sadece. Her gün bir parça daha ilerlemek var. Ama hiçbir işte bir son nokta yok.

Hayatı güzel kılan şey de bu zaten: Yaptığımız hiçbir işte bir son nokta olmaması.

Her şeyin bir yolculuktan ibaret olması.

Hayatın baştan sona bir yolculuk olması.

Durum böyleyken, neyi başaramamaktan korkuyorsunuz? Bir yere varmıyor ki insan. Hep bir yolculuk halinde. Çok emek verip nereye varamamaktan korkuyorsunuz?

Hele de mesele yazmaksa. Hele de dil öğrenmekse.

Ben yazılarımda daha çok dil öğrenmek ve yazmak üzerine düşünüyorum ya, bu yüzden çoğunlukla bu konular üzerine sorular alıyorum ve soruların büyük kısmında bir geç kalmışlık korkusu görüyorum.

Hayatta hiçbir işte bir son nokta yok ama dil öğrenme ve yazma işlerinde hiç yok. Bu yüzden bütün yüklerimden sıyrılıp kendimi tümüyle yazma ve dil öğrenmeye adadım ya zaten. Hep öğrenci kalmak istiyorum çünkü. Ancak öğrenciyken mutlu oluyorum. Bu yüzden de hep öğrenci kalmak istiyorum. Dil öğrenme ve yazma işleri de öğrencilikten asla çıkamayacağım iki iş.

Yabancı bir dile kaç yılınızı ayırırsanız ayırın asla mükemmelliğe ulaşamazsınız. Sadece yabancı dil öğrenirken değil, anadiliniz söz konusu olduğunda da aynısı geçerli. Neden biliyor musunuz? Çünkü dil, mükemmelliğe erişilebilecek bir şey değil. Yapısına aykırı. Anadiliniz dahil hiçbir dilde, ben artık oldum, diyemezsiniz. Eğer dillere gönül vermişseniz her zaman öğrencisiniz. Bu yüzden, hep dil öğreniyorum işte. Dünya üzerinde hiçbir iş, hayatımın bir yolculuk olduğunu bana dil öğrenmek kadar güçlü hatırlatmıyor ve bunu hatırlamak da beni inanılmaz mutlu ediyor.

Hayatımın bir yolculuktan ibaret olduğunu bana en çok hissettiren diğer iş ise yazmak. Mükemmel yazabilmek mümkün değil. Çünkü mükemmellik yazmanın doğasına aykırı. Ama yine de, yazmanın sunduğu kimi küçük mutluluk anları var. Kimi zaman yazdığınız bir cümle hoşunuza gidiyor. Geliştirdiğiniz bir düşünceyle gülümseyip mutlu oluyorsunuz. İşte bu küçük mutluluk anlarının yaşattığı haz hiçbir şeye değişilmiyor. Neden biliyor musunuz?

Yazmanın doğasında mükemmellik yok çünkü.

Yazmak baştan sona bir kaos.

Yazar, kaosun içinde yolunu bulmaya çalışan bir yolcu.

Bu da o küçük mutluluk anlarını inanılmaz değerli kılıyor. Örneğin her zaman mükemmel sonucu veren bir makineyi çalıştıran biri asla bu küçük ama aslında çok büyük mutlulukları yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Ama ben her gün yaşıyorum.

Şimdi biraz önce sorduğum soruyu bir daha sorayım? 25 yaşımdan, 30 yaşımdan, 45 yaşımdan, 60 yaşımdan sonra dil öğrenmeyi veya yazma işini başaramamaktan korkuyorum, diyorsunuz da, ne başarması? Hangi başarı?

30 yaşına girdim. Bu saatten sonra dil öğrenemem, gibi laflar, düşünceler, ne yalan söyleyeyim, bana komik geliyor. 30 yaşına girmişsem ne olmuş? 15 yaşındaki halimden daha yavaş öğrensem ne olur? Yetişkinlerin çocuklardan daha iyi dil öğrendiğine dair araştırmalar da var da, diyelim ki 30 yaşımda gerçekten de 15 yaşımdaki halimden daha yavaş öğreniyorum. Tamam da daha yavaş öğrensem ne olur?

Bir işi yapmak için yaşımızın geçtiğini düşünmek kendimizi başkalarıyla yarış içine soktuğumuzu gösteriyor. Bunu fark etmesek bile yaş karamsarlığının temelinde bu var:

Başkalarıyla yarış içinde olma.

Tıpkı, ben çok zeki değilim, öğrenemem, demek gibi, falanca yaşa girdim, artık öğrenemem, diye düşünmek de kendimizi yarışlara soktuğumuzu gösteriyor.

Kafamızda bir ideal oluyor. Onun kadar iyi ve hızlı öğrenmeyeceksem hiç başlamama da gerek yok, diyor içimizdeki o ses. Ne zaman bir şeye heveslensek içimizde hemen dır dır ötmeye başlayan o ses.

Kafamızdaki ideal, seyrek olarak canlı kanlı biri olsa da, neredeyse her zaman belli belirsiz biri. Kim olduğunu, ne kadar hızlı öğrendiğini falan bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, bizden daha hızlı öğrendiği. Biz ne yaparsak yapalım yeterince hızlı öğrenemeyiz. Onun kadar hızlı öğrenemeyiz. O, kim biliyor musunuz? Bizim dışımızdaki herkes. Kendimize inancımız yok çünkü. Bir şeyi doğru bir şekilde yapabileceğimize inancımız yok. Bütün dünya övgülere boğsa da kendimizi kendimize inandıramıyoruz. Başka herkese inanıyoruz. Bir tek kendimize inanmıyoruz. Bu yüzden de kendimizi durmadan bir yarışa sokuyor ve bütün yarışlardan mağlup çıkıyoruz.

Yaş karamsarlığının bir başka sebebi de tembellik. Tıpkı, zeki veya yetenekli olmadığımızı söylemek gibi, yaşımızın geçtiğini söylemek de tembelliğimizi kendi gözümüzde meşrulaştırıyor. Tembelim, demiyoruz da, yaşım geçti, ondan yapmıyorum, diyoruz. Yaşım müsait olsaydı yapardım da, yaşım geçtiği için hiç başlamıyorum, diyoruz. Aynı, ben çok zeki değilim, ondan bu işe başlamıyorum, demek gibi yani. O yapmış, yapmış da çok zeki (veya çok yetenekli) olduğu için yapmış. Ben de o kadar zeki olsam ben de yapardım, demek gibi. Bunu demesek, yapmak istediğimiz bir işi yapmış birini görünce acımızdan ölürdük. Ama yaşımızı öne sürmek rahatlatıyor bizi. Zekâ, yetenek gibi Allah vergisi özellikleri öne sürmek, istediğimizi yapamamış olmamızın karnımızda yarattığı sancıyı biraz olsun dindiriyor. Tembelliğimizi meşrulaştırıyor.

Örneğin 35 yaşındaki birinin canı futbol oynamak istese çıkar oynar ve mutlu olur, değil mi? Düzenli oynarsa gün geçtikçe daha iyi oynamaya başlar. Bu, onu daha da mutlu eder. Ama 35 yaşında canı futbol oynamak isteyen hiç kimse, eğer Real Madrid’de oynayamayacaksam futbol oynamamın ne anlamı var ki, diye düşünmez. Bu saatten sonra oynasam ne olur, demez. Canı istediği için, futbol oynamayı sevdiği için çıkar ve oynar. Ama konu dil öğrenmek veya yazmak veya emek ve sebat gerektiren başka herhangi bir iş oldu mu bunun gibi laflar çok kolay söyleniyor. Çok İspanyolca öğrenmek istiyorum ama girdim 35 yaşıma. Bu saatten sonra öğrensem ne olur, diyorlar. Çocukken başlamam gerekti, diye de ekliyorlar.

İki örnek arasındaki bu karşıtlık şu gerçeği çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor:

Futbol oynayan kişi futbol oynuyor, çünkü canı futbol oynamak istiyor.

Dil öğrenmek istiyorum, ama 35 yaşındayım. Öğrenememekten korkuyorum, diyen kişinin ise dil öğrenmeyi istediği yok. O, dil öğrenmiş olmayı istiyor.

Fransızca öğrenmekten zevk almıyor. Farsçanın labirentlerinde dolaşmak ona haz vermiyor. O, kendine veya başkalarına, Fransızca biliyorum, diyebilmeyi istiyor. Farsça öğrenme değil, Farsçayı öğrenmiş olma düşüncesi onu heyecanlandırıyor. Yazmak değil, yazar olmak istiyor o. Bir enstrüman çalmayı, müzik yapmayı değil, müzisyen olma düşüncesini seviyor.

Bir şeyi yapmayı istemekle, yapmış olmayı istemek arasında büyük, çok büyük bir fark var. Bu ikisi arasında, üzerine yeterince düşünsek hayatımızdaki her şeyi değiştirecek denli büyük bir fark var.

Aradaki farkı olimpiyatlara katılma üzerinden açıklayayım. Olimpiyatlara katılmayı isteyen bir sporcunun hayalinde ne vardır? Olimpiyat madalyası kazanmak. Olimpiyat madalyası kazanma isteği güçlü bir uyarıcıdır ama dünya üzerinde hiç kimse sırf madalya kazanmak uğruna 4 sene boyunca gece gündüz çalışmaz. Bir sporcuyu olimpiyatlara katılmaya teşvik eden ve eğer şansı da yaver giderse olimpiyatlara katılmasını sağlayan şey yaptığı sporu çok sevmesidir. İdman yapmayı, her ne kadar zorlukları olsa da sevmesidir. Sabahın köründe kalkıp antrenmana gitmek kimi zaman işkence gibi gelse de bazen antrenman sırasında veya sonrasında tattığı bir anlık hazzın onu çok mutlu etmesidir. Bir maratoncu koşmayı, koşarken terlemeyi, koşarken rüzgârı yüzünde hissetmeyi sevmese, olimpiyatların başlamasına bir gün kala sakatlanma ihtimali varken dört sene olimpiyatlara hazırlanır mı? Ne kadar çok çalışsa da olimpiyatlara katılma, hele de olimpiyatlarda madalya kazanma ihtimali bu kadar düşükken dört sene canını dişine takar, olimpiyatlara hazırlanır mı? Olimpik sporcular, hedeften çok yolu severler. Olimpiyatlara hazırlanma bahanesiyle binlerce saat dünyada en sevdikleri işi yapabilecekleri, yüzebilecekleri, koşabilecekleri, tenis oynayabilecekleri düşüncesi içlerini kıpır kıpır ettiği için olimpiyatlara katılmayı isterler.

Falanca dili öğrenmek istiyorum, ama şu yaşa geldim, başarabilir miyim bilmiyorum, emeklerimi boşa harcamaktan korkuyorum, diyenlerde olimpik sporcularda olan bir şey eksik:

Çalışmayı sevmek. Bir işi yapmaktan zevk almak.

Onlar dil öğrenmeyi sevmiyorlar. Dil öğrenmek onları mutlu etmiyor, heyecanlandırmıyor. O yüzden ya, öğrendikleri dilden bahsederken hep olumsuz kelimeler, cümleler kullanıyorlar. “Öğrendim ama mahvoldum,” diyorlar. “Falanca dili öğrenmek ızdırap gibi,” diyorlar. Sanki işkence görmüşler de onu tarif ediyorlar.

Evet, tarif ettikleri gerçekten de bir işkence. Dil öğrenmeyi sevmedikleri için dil öğrenmek onlara işkence gibi geliyor. Bu yüzden de, dil öğrenmek gözlerinde bu kadar büyüyor. İşkenceye katlanacaklar, kolay mı? O yüzden de senelerdir öğrenmek istediklerini söyledikleri dilleri öğrenmeye bir türlü başlayamıyorlar. O yüzden, sürekli yaşlarını öne sürüp duruyorlar.

Oysa insan yaş aldıkça yaşamın kıymetini daha çok bilir ve yapmayı istediği şeyler için harekete geçme konusunda daha da cesaretlenir. 25 yaşında biri, daha çoook gezerim, diye düşünür ve dünyayı gezmeye üşenir belki ama 70 yaşında biri için durum farklıdır. O, böyle bir lüksü olmadığını bildiğinden gezmek için her şeyi yapar.

Aynı şekilde, gerçekten dil öğrenmeyi isteyen biri de de yaşını bahane etmez. Aksine, yaşı ne kadar ilerlemişse dil öğrenmeye o kadar hızlı başlar. Arapça öğrenmek isteyen 20 yaşında biri mırın kırın edebilir belki, ama 80 yaşındaki bir Arapça öğrenme isteklisi için durum farklıdır. O, bu isteğini bir daha gerçekleştirememe ihtimali olduğunu bilir ve işin başını sonunu, önünü arkasını, başarıp başaramayacağını bir an bile düşünmeden Arapça öğrenmeye başlar.

Tabii, gerçekten istiyorsa.

Gerçekten istiyorsa, yaşı arttıkça kaygıları değil, cesareti artar.

Cesareti artar ve hiçbir bahane öne sürmeden, yapmak istediği işe giden ilk adımı atar. Öğrenmek istediği şey için çalışmaya başlar.

Tabii, istiyorsa.

Gerçekten istiyorsa.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir