“Ve bir seçim mutluluk da.”

Eskiden bir yerim ağrıdı mı ağrı kesici içerdim. Ağrım uzun süre geçmediyse de doktora giderdim. Artık öyle yapmıyorum. Bir yerim ağrıyorsa çağrıya karşılık verip içime gidiyorum. Ve ağrım hemen geçiyor.
 
Yıllarca uğraşıp içimde bir dünya yarattım. Olmaktan en mutlu olduğum yer orası. Bir yerim ağrıyorsa veya kendimi kötü hissediyorsam, neyin eksikliğini çektiğimi anlıyorum ve hemen oraya gidiyorum. Bazen koştuğum bile oluyor.
 
Hiçbir şey yapmak zorunda olmadığım bir yer orası. Orada hiçbir yükümlülüğüm yok. Sadece istediğim şeyleri yapıyor, istediğim kişilerle oluyorum. Çoğunlukla kimse olmuyor yanımda. En mutlu kendimleyim çünkü. Ama canım isterse, beni mutlu eden birini kendi dünyamda ağırladığım da oluyor. Hatta itiraf edeyim, bazen kokteyl yapıyorum. Mutluluk kokteyli: Çocukluğumdan bu yana beni en çok mutlu etmiş insanları bir araya topluyorum. Birbirlerini tanımayan bu insanlarla bir sofrada buluşuyoruz. Masanın ortasında da ben oturuyorum. O anlarda mutluluktan dört köşe olduğumu söylememe gerek yok herhalde.
 
Bir nevi meditasyon yapıyorum yani. Sadece yapmıyorum, yazıyorum. Meditasyonlar yazıyorum. İçimde gezinirken karşılaştığım şeyleri yazıya döküyorum.
 
Bir insanın zor sığdığı karanlık bir odaya girip kırk gün çıkmayan dervişler vardı. Eskiden, nasıl katlanıyorlar buna acaba, diye sorardım kendime. Şimdiyse oradan çıkmayı hiç istemediklerini adım gibi biliyorum. Zaten öyleydi de. İçlerindeki dünyada seyyah olmayı başarmış olanlar, başkalarının iki dakika duramayacağı o odaya günlerce kapanmanın yollarını ararlardı. Ne yapıp ne edip oraya kapanırlardı. İçlerine giderlerdi yani. Ve dışarıdaki dünyada tatmanın mümkün olmadığı mutluluklar tadarlardı.
 
İçimdeki boşluktan başım dönüyor, yazıyor genç şairlerin çoğu. İçlerindeki karanlıktan korktuklarını söylüyorlar durmadan ve tabii, her şeyden şikâyet ediyorlar. Onları da anlıyorum. İçimde bir dünya kurmayı başaramadığım zamanlar ben de öyleydim. Bol uçurumlu ve yoğun karanlıklı şeyler yazar, sonra bunu bir marifetmiş gibi paylaşırdım.
 
Ama sonra yaptığım şeydeki değersiz yanı fark ettim. En kolay olanı yapıyordum. Tembellik ediyordum. Kendim için, ruhum için hiçbir şey yapmıyor, sonra da, ruhumu kirletiyorlar, diye başkalarından yakınıyordum. Ruhum, temizlemeye üşendiğim için kirlenmişti halbuki. Bense, ruhumu kirletiyorlar, deyip suçu başkalarına atıyordum. Tembeldim. Bir ruh tembeliydim. Şâirane laflarla tembelliğimi örtmeye çalışıyordum.
 
Ama sonra fark ettim ki hayatta her şey bir seçim.
 
Yakınarak ömür tüketmek bir seçim.
 
İçime bakınca sadece karanlık bir boşluk görmem ve bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmamam bir seçim.
 
Ruhumu, içime bakınca sadece boşluk görebilecek kadar kirli tutmam bir seçim.
 
Buna karşın, içimde güven ve sevgi dolu bir dünya yaratmak da bir seçim.
 
Ve bir seçim mutluluk da.
 
En ufak bir ağrıda doktorlara koşuyoruz, torba torba ilaç içiyoruz da ruhumuz kanasa bile hiçbir şey yapmıyoruz. Diş ağrısından ölmesine rağmen hiçbir şey yapmayıp inleyen bir adamı düşünün. Sürekli dert anlatan, durmadan şikâyet eden ve “boşluk”tan, “uçurum”dan geçilmeyen şiirler yazanların sözlerini diş ağrısı çeken bu adamın inlemelerine benzetiyorum artık.
 
Bu da bir seçim, diyorum içimden. Onlar da bunu seçmiş. İyileşmeyi istemeyen birini hangi doktor iyi edebilir ki?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir